İKİ
Diyelim; insan psikolojisinin gizemlerine dair yaklaşımlarımdan dolayı, yaşama dair bilgi dağarcığımı zenginleştirmeyi diliyorum ve bunun için önüne geçilmez bir hırs ve ilgi besliyorum. Diyelim; bugüne kadar hiçbir sosyal ilişkide başarılı olamadım, kendimi rahatlatacak ve sonsuza dek kimse tarafından sorgulanmayacağım bir gerçekliğe sığınmak istiyorum. Diyelim; başarıdan başarıya, statüden statüye koştuğum halde, doymak bilmez sapmalarıma her daim boyun eğerek mutluluğu kovaladığım, istediğimi yapma özgürlük ve şansına sahip olduğum halde, sadece herşeyden bıktığım için, artık Benlik'ime dur diyecek bir Kudret'e ihtiyaç duyuyorum. Diyelim; Esaret altında ezilen zavallı bir işçiyim, ne karımı, ne çocuklarımı, ne anne ve babamı, ne dostlarımı memnun edemez hale gelmişim ve fakat fakirliğin ezikliği ile hiçbir şeyle başedemeyeceğime yeterince ikna olmuş kendini bilmez bir güvensizim. Diyelim; Entellektüel Aklımın bilgiye doymuşluğunu ve bundan edindiğim Bilgelik Kibiri'min şımarıklığını, güya beni altedecek, zorlayacak, ama sonuçta yeni bir zafer sarhoşluğu kazanacağıma inandığım bir sınava girmek istiyorum. Diyelim; Tanrıya olan sonsuz sevgim ve bağlılığımın son kertesi olan şefkat ve şefaat'e ihtiyaç duyuyorum. Diyelim; Erdem'in bahşettiğini sandığım öğreticiliği, bir apolet gibi üzerime giymeye ve insanlara anlatmaya çok hevesli cahil bir dervişim. Yine de Aydınlanma bana reva mıdır? Bu niyetlerden herhangi biriyle yola çıkmış olsam, beni bekleyen Güneş'in parlaklığı bana deva olacak mıdır Sahip?
İstersen kötülük üstüne kötülük yapmış, günah üstüne günah işlemiş ve artık kanındaki Kendine Hizmet kutbunu asilleştirmiş biri ol; istersen insanları incitmekten çok korktuğundan, kendinle bile hesaplaşacak gücün kalmamış olsun; istersen Bilgilerin şahını edinmişsin ama yine de bir ejderha kadar bilgiye aç ol; istersen tüm insanlara yetecek kadar bir sofra hazırla, üzerine dünya nimetlerinin binbir çeşidini koy; ister kimseye muhtaç olmak istemeyen bir gezginin yoluna intisap et; ister gönlünü kadın-erkek-çocuk ayırt etmeden aşk ile doldur; istersen insanların ilgisinden bıkmış aksi bir politikacı ol; istersen hiçbir zaman yanılmadığını düşünen, hatta her konuda mütevazi olmayı başardığına inanan bir ahmak ol. Yine de sana deva olacak bir güneş parlayacaktır içinde. Mutlaka parlayacaktır. Tek bir Güneş var ve o Güneş herkesin İÇ'inde zaten parlamaktadır Oğul.
O güneş zaten var ise ve zaten parlayacaksa herkesde, hatta parlıyorsa; niye YOL'a girelim, neden OLUŞ'u AN'lamaya, Kendimizi Bilme'ye yönelim; hele sonunda Aklı ve Bilgiyi terk edeceksek, onca zorlu deneyimlerin kucağına neden körlemesine atlayalım; "Bilenle Bilmeyen Bir" ise, "Felsefe Yapmakla Sakız Çiğnemek Aynı Şey" ise neden kendim olmayı bekliyorum? Şu kadarlık halim neden bana yetmez?
Yetmeyen halin değil ki, yetmediğini sandığın her şey. Sorduğun soruların nitelikleri önemli değil. Neden, niçin, ne kadar, nerede, kim, ne zaman dedikçe; nedenin, niçinin, nasılın, ne kadarın, neredenin, kimin ve ne zamanın kendisi olursun. Kendinden uzaklaşmış olursun. Doğduğumuz An'dan itibaren; büyüdükçe, eğitildikçe, çevremiz genişledikçe, bir şeylere sahip olup bir şeyleri yitirdikçe kendimizden biraz daha uzaklaşırız. İşte o uzaklaştığımız BEN'e, geriye doğru bir yolculuktur bu 'Kendini Bil Tekamülü'. Benliğe yapışan, kolumuzun altına sıkıştırdığımız, cebimize koyduğumuz, yastığımızın altında unuttuğumuz, dolabımızda sakladığımız şeylerin bir bir terk edilişidir bu 'Kendinden Varlığa Eriş'. Bir Meni'den; kat kat elbiseler giyebilecek, bir kuzuyu kucağına alabilecek, ağız dolusu meyvaları ısırabilecek, gece rüyalar görebilecek, diliyle anlamlar üretebilecek, uzun yolları yürüyebilecek, ev yapabilecek, savaşıp yıkımlara neden olabilecek, kendinden bir başka insan daha üretebilecek cüsse ve zihniyete dönüşmüşüz. Tekrar bir meni olabilmemiz için, ne kadar çok şeyi atmamız gerekir üzerimizden?
Bir meniyi; hem biyolojik, hem psikolojik, hem de atmosferik bir devinim meydana getiriyor. O zaman meninin henüz meni olmamış hali de bir hayli cüsseli ve fiziki bir yoğunluğu içeriyor. Çokluk'tan Teklik'e, Teklik'ten Çokluk'a dönüşmüşüz. Ve şimdi geriye doğru yolculuğu yapmamız gerekiyor. Geriye dönüşe bakarsak yine aynı şey olmayacak mı: Çokluk'tan Teklik'e, Teklik'ten Çokluk'a. Tavuk ve yumurta problematiği gibi.
Bu sözünü ettiğimiz şeyler, sonsuzluğun ta kendisi. Sonsuzluk, yoğunlaştığı her Teklik'te, kendi çoğulluğundan bir paye de barındırır. Sonsuzluk'un içindeki çoğulluğun bütünü de Teklik'tir aynı zamanda. Terkler burada başlar işte. Kalıplar burada bırakılır. Kabuklar ancak böyle soyulur Oğul. Sonsuzluğu kendi haline bırakmak, Tek için en iyisidir. Çünkü Sonsuzluk, yeterince yalın ve sadedir.
Fiziksel Yoğunluk'tan Menileşme'ye, oradan da Karakter Kalıbı'na bürünen Zihinsel Çokluk'a dönüşüyoruz. Bu sonsuz olasılıkta tezahür ediyor. Ama ben bu döngüde neyi terk edeceğimi anlamadım Sahip. Kişiliğimi mi, 'Doğanın Görüntüsünün Çoğulluğu'nu mu?
Sonsuzluğun kendisini, Doğa ve doğanın doğal bir parçası olan Beden'imizle ifade etmesine izin vermeliyiz. Sen akış'ı sorguladıkça, terk etmen gerektiğini sandığın bir sürü şey bulacaksın.
O halde Aydınlanma Düşüncesi'ni de terk etmem gerekir. Daha doğrusu şöyle demeliydim: Sonsuzluğun doğal akışı içerisinde Aydınlanma'nın bizzat kendisi olmaktansa, O'nun kendisini ifade etmesine izin vermem gerekiyor. Aydınlanmayı, sonsuzluğu, doğayı kendi kişiliğimle özdeşleştirmeye ya da onlara sahip olmaya çalışmadan...
Zihnimizi daha fazla zorlamadan ve yormadan...
Zihnimizi zorladığımız doğru. Bir takım kavramları, bir tema altında birbirleriyle çarpıştırıp yeni anlamlar çıkarmaya çalışıyoruz. Zihnin; kendi gücünü ihtişamla göstermesine fırsat tanıyoruz.
Ve belki de buna izin vermeliyiz. O yokmuş gibi yapamayız. Tezahür eden herşeyde bir payı vardır Zihnin. Tezahür edene yabancılaşmak istediğimizde, Zihnin iznine ihtiyacımız var.
Zihnin bu kalabalıklığının ötesinde çok daha basit, sorgulamasız nedenler yatıyor olmalı insanlığı Aydınlanma'ya çağıran. Firavunlar olmasaydı, belki de böyle bir aşkınlığı ne Zerdüşt, ne de Buddha, hatta ne Bruno ne de Nietzsche bile istemeyeceklerdi. Benliği harekete geçiren, onu soysuzlaştıran, Piramit Mekanizması'yla çalışmaya başlayan Emperyalizm Sistemi değil midir?
Elbette. Ama soysuzlaşan Benliğin, Emperyalist bir sistem yaratma arzusu da bir İnsanlık Aydınlanışı, bir aşkınlık talebi değil midir? Üstelik sistemin 12 MİLLENYUM/12 BİNYIL'dır süregelen muntazam işleyişi, yani "Perdenin İnişi" bir "Benlik Tufanı" değil midir?
Evet, 'Benlik Tufanı'dır. Ve işte bu tercihli, bilerek yapılmış Perdelenme sürecinin sonunda insanın Kıyam Etme'si, Yükseliş'i, ya da Birlik düşüncesini kabul etmesi de kaçınılmaz ve bir o kadar da doğal değil midir?
O halde "Kara Sistem'in Ak Sistem'le yer değiştirmesi" diye bir Siklus Periyodu'nu kabul etmemiz; evrenin mekanik işleyişine bir delil olabilir. Ancak Evrenin Oluşu süreçten sürece değil; ilk olduğundan son oluşuna kadar bir aynılık içerir. Evrendeki bütünlük aynıdır her zaman. EVREN, AN'dan AN'a dönüşüyor gibi görünse de, her değişimin sonsuz olasılığını da aynı an'da içinde barındırıyor. Olasılıkların sonsuzluğu, Evren'in Zorunluluğu'nda vardır. Olasılıkların akışta hareket edişleri, rastlantıdır oysa. Örneğin zarı her atışımızda gelecek olan sayılar birer rastlantıdır. Bazen 3 gelir, bazen 5, bazen defalarca üst üste 6 da gelebilir, ya da uzun bir süre hiç 4 gelmeyebilir. Bu, Rastlantı'dır. Ama ne gelirse gelsin, her zaman 1 ile 6 arasındaki sayılar gelecektir. Bu da Zorunluluk'tur. Hiçbir zaman 7 gelmeyecektir. Örneği biraz daha açmak istiyorum. Bizim kullandığımız rakamlar 0, 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8 ve 9'dan müteşekkildir. Bu Sınırlılık'ı getirir. Ancak bu on rakamla, sonsuzluğa uzanan sayılar üretebiliriz. İşte Evrenin Sonsuz ama Sınırlı oluşu, Evrenin Zorunluluk içinde Rastlantılardan oluşmasına eşdeğerdir.
Kara Sistem'i inşaa etmeyi tercih eden Negatif Kutuplaşma'ların, böyle bir rastlantıyı kendi zorunlulukları haline dönüştürmüş olmaları mümkün o halde. Peki bu seçimi Zihin ne vakit sunar varlığa?
Varlık, Varoluş'unun Rastlantılar'ına Dikkat etmeye başlar. Dikkat, cazibenin, Çekim Yasası'nın anahtarıdır. Akıl, zihnin üzerinde sürekli bir okuma halindedir. Zihnin tezahür ettirmiş olduğu Oluşlar'ı dijital iğnesiyle okur. Dikkat ettiğinde, yani dikkatini okumalardan birine verdiğinde, iğne derine inmeye başlar. Dikkatini fazla yoğunlaştırmadığın anlarda, okumalar gel-git şeklinde, dalgalı ve karışıktır. Ama dikkatini toplamaya başladığında, iğne derine indikçe, sen yoğunlaşmanı sürdürdükçe, iğne daha da derine indikçe; dalgalanma yiter, kaos düzene girer, hareketsizlik baş gösterir. Sonunda da HİÇ ile karşılaşırsın. İşte bu HİÇLİK; Zihnin sana doluymuş gibi gösterdiği yanılsamaların mayasıdır. Buraya Sessizliğin Durgunluğu denir. Hiçlik'in kudreti Heplik'teki bütün oluşları varedebilecek bir Cevher'e sahiptir. Sessizliğin Durgunluğu'ndaki bu Hiçlik Cevheri'ini kullanmayı, buradaki Potansiyel Enerji'yi tasarrufa yöneltmesini biliyorsan, sen de büyük bir Piramit yapabilirsin.
Simyacılığın, gizli bilimlerin, okültizmin kaynağında böylesi bir Enerji Tasarrufu mu söz konusu?
Öyle olduğu varsayılabilir. Ancak bu potansiyel kullanım da, aslında bir Rastlantıya Dokunuş'tur. Dikkat Yoğunlaşması'nın, İrade'nin kapılarının açılmasıyla sonuçlanması anlamına gelir.
Üçüncü Göz'ün açılması gibi mi? Ama böyle bir inisiyatifin "Kendinden Varlığa Eriş" hikmetiyle nasıl bir ilişkisi olabilir?
Eğer Zihnin ihtişamına dikkatini verirsen; Zihin, bu Plazma Evreni'ne girmene izin verir. Simyanın, okültün çıkışı Yükselmiş Üstadlar sayesinde olmuştur, tamam ama; onlar bu yöntemi kullanarak transandantal bir hale bürünmemişlerdir. Yüce Hal'e nihayetinde eriştiklerinde, Zihnin bu potansiyelini kullanmak isteyen Özgür İrade'lerin varlığından dolayı; Tanrının Arabası'nı kullanmak isteyenlere, sapmaya uğramamaları iyi niyetiyle bir Kılavuz İlmi yaratmışlardır.
Yani Yükseliş için simya gibi ezoterik içerikli doktrinlerin, aslında 'Kendini Bil Tekamülü' ile doğrudan bir ilişkisi yok. O zaman şu da mümkün: Özgür İrade'nin halkı peşinden sürükleyerek kendine imtiyaz sağlamaya dair kutuplaşmayı tercih etmesi, Peygamberler ve Avatarlar Doktrini'nin kurumlaştırılmasına neden olmuş olabilir.
Elbette öyledir. Sessizliğin Durgunluğu'ndaki Plazma Evreni, her türlü potansiyeli kaldırabilir. Bu nedenle bu Düşünce Okyanusu'nun varlığı Kadir-i Mutlak'tır. Hiçlik'e ulaşmış biri, Özgür İrade'siyle tekrar geri dönecektir. Ancak geri dönüşünde bu sefer, belki de daha da çok Yükseliş beklentisinde olduğu için mi bilinmez; Dikkat'i ve Sezgi'leriyle deneyim-leyeceği en uygun Katalizörleri seçme hakkına erişecektir. Bu, Gücün İnisiyatife Dönüşümü'dür. Plazma Evreni'nden dönüşte İnisinasyon yaratılabilir. Yaratılan her İnisinasyon'nun, mutlaka tam karşıtı bir İnisinasyon da devreye girer.
Özgür İrade'nin "Kurtuluş" diye nitelendirdiği, Plazma Evreni'nden getireceği topu topu bir İnisinasyon mu yani?
Böyle bir olasılık da var, o kadar. Ancak bunlar, bizim Yükselişimiz ile ilgili değil. Özgür İrade'nin tek bir katalizörü vardır sonaçta: O da YAŞAM. Yaşam'da da Aklın Dikkati'ni vermesini istediğimiz tek bir görünüş var: O da SEVGİ. Elde edilemeyecek, sadece dikkat edebileceğimiz şeydir SEVGİ. Bunun dışındaki her türlü İnisiyatif, geleneğe çöreklenmiş dizgesel bir İnisinasyon'dan başka bir şey değildir.
İnisiyatif'lerin Plazma Evreni'inde İNİSİNASYON'a dönüştürülmesi olasılığı, 12 Millenyumluk geçmişimize mi neden oldu Sahip? Başka bir değişle: 12 Millenyumluk bir Yükseliş'e indeksli 'Evren Gerçeği', Perdeleme Sistemi'ni öğrenmiş ama Kendine Hizmet Negatif Kutuplaşması'nı seçmiş Yükselmiş Üstadlar'ın bir oyunu mu? Eğer böyle ise; Aydınlanma dediğimiz, felsefeden öte bir şey değil.
Evet. "AYDINLANMA" diye bir şey yok, 'Aydınlanma Felsefesi' diye bir şey var. "İDOL" diye bir şey yok, 'İdolleşme Felsefesi' diye bir şey var. Burada Felsefe'yi, günlük yaşama geçirilebilir bir gerçeklik olarak düşünmeliyiz. Polemiklerin ya da kibir tulûatlığının felsefeden bir farkı vardır elbet. Ancak Sevgi'yi bu düşünüşlerin dışında bırakıyorum. O'na erişmek, O'nu bilmek diye bir takım Sevgiyi Olma dizgeleri sunmuyorum yani. Aydınlanma'nın tercih edilebilir olması, Sistem'in her yönüyle bizi sarmalamışlığından sıyrılmanın en canalıcı Işığı yakmasında yatmakta. Oluş'un kendisi saf bir Işık iken, Sistemin Perdesi ile Işık'ın Varlık'a direk ışıması engellenmiş oluyor. İşte "Aydınlanma Düşüncesi"; Sistem'i yıkmak yerine, Sistem'in aslında bir YANILSAMA olduğunu görmek isteğinden çıkıyor. Yoksa KAİNAT; insanın rutin olarak para kazanması, televizyon izlemesi, oy kullanması, anarşist olması, dernek kurması, bayrak altında yaşaması, yıldızları seyretmesi, ozonu delmesi, uçağa binmesi, yılbaşını kutlaması, yazı yazması, gözlük takması, ameliyat olması, ayakkabı giymesi, çocuk doğurması, ava çıkması, futbol oynamasından ibaret değildir. Bunlar Dünya'nın bize gösterilen sistemidir. Sistem, "YAŞADIĞIMIZ DÜNYA" fikrinde ısrarlıdır. Aydınlanma ise, "YAŞADIĞIMIZ EVREN" fikrini müjdeler.
Tanrılı Evren ya da Tanrısız Evren'i nereye yerleştiriyoruz?
Tanrılı ya da Tanrısız Evren de "Yaşadığımız Dünya"nın fikridir.
O halde Tanrı Yoktur, diyebilir miyiz Sahip?
Diyemeyiz. Ya da istersek diyebiliriz. Ancak ben şöyle düşünüyorum: Oluş'un tamamı, yani Olasılıklar'ın hepsi; İnsan'a "Yaşadığı bir Dünya" ya da "Yaşadığı bir Evren" seçme şansını sunuyor. Tanrı, bu seçimin yapılacağı/yapılmasını olanaklı hale getiren Plazma'nın ta kendisidir. Aynı zamanda evrene bütün bu olasılıkları tezahür ettirebilmesine yetecek kadar süreyi veren Cevher'dir. Aynı zamanda Özgür İrade'nin Katalizör Alanları'nı idare eden Mekanizma'dır. Aynı zamanda evrendeki bütün Olaylar'ın kendisidir.
Tanrı dediğimiz, ki senin dediklerinden yola çıkarak diyoruz: Plazma Evreni, bu evrenin Cevher'i, Cevher'in uzay/zamana yayılan Alan'ı ve üçünün sürekliliğinden meydana gelen Olaylar'ın BÜTÜNüdür. Bir başka değişle: Tanrı'nın "Herşeyi Bilmesi", "Herşeyi Görmesi"ndeki kudret, devinime katılan her zerrenin içinde kendisinin de olması anlamını taşır.
Ayrıca az önce maruz kaldığı tanımlara da olanak sağlayan ikimizin evreninin de üstadı.
Buraya kadar; Sistem, Tanrı, İnisiyatif ve Hiçlik'te rastlantısal olarak her an tercih edilebilecek "Aydınlanma Düşüncesi"ni tartıştık. Ortaya; 'hem öyle hem böyle, ne böyle ne de böyle' diye nitelendirilebilecek bir Yükseliş Planı çıkıyor. Bütün planların yaşamın yaşanmakta olan ve deneyimler sonucu edinilmiş inisiyatiflerin yönlendirilmelerinin bizim yargılarımızdan başka bir şey olmadığı tablosunu görüyorum. Bu tablodaki rastlantılara dikkat etmek bile, rastlantının kendi içindeki nesnel duruşunu doğrudan etkilemiyor. Buna rağmen sanki benim kendi başıma, kendi adıma, kendim için bir şeyleri dönüştürebileceğim düşüncesi aklıma geliyor. Bunun nedeni, Acı çekmem. Acı çekmemiz. Belleğim bir labirent. Kendimi oraya ait hissetmedikçe, ondan kopabileceğimi hissediyorum. Bu kopuş, bu ayrılış da Acı'yı hissettiriyor olabilir mi? Yani Acı'nın kendisi aslında sadece Acı'yı çağrıştıran bir Realite, Bilinçaltı'nın bir sunusu olabilir mi?
Herşeye rağmen Acı, Duygu dediğimiz organik bir bütünlüğün; Haz, Algı dediğimiz 'Birleşik İnsanlık Realitesi'nin birbirlerine olan bağımlılıklarını içerdiğini kabul etmeliyiz. Acı ve Haz, çift yıldız sistemleri gibidir. Birbirlerinin etrafında dönerler, uzaklaşıp yakınlaşırlar. Bu çift yıldızlar, Dikkat'imizin o sıradaki Ortam Bilinci'nde olaylara biçtiği payeye göre hareket ederler. Ve bizler yıldız etkilerine her zaman maruz kaldığımızdan, bazen birine bazen diğerine dalar gideriz. Bu iyi bir şeydir aslında. Böylece Ölçülü Olmayı öğreniriz. Ama Haz, sürekli Acı'dan kaçmaktan ya da Acı'yı geciktirme çabasından ya da Acı'dan korkmaktan dolayı tercih edilebilir bir haldedir. Bu yüzden Haz'ı doyasıya yaşamak kimi zaman, hatta çoğunlukla zarar verir. Çünkü eninde sonunda Acı bizi bekler; gelmese bile, varlığını hissettirir.
Bu durumda Acı, Haz'a göre daha Mutlak'tır. Hatta sadece Acı vardır. Haz ise, Acı'nın aralarına serpiştirilmiş ara duraklardır. Haz'a erişmek için Acı'nın sağaltılmasıyla, bütünlüğe erişmek için Acı'nın sağaltılması arasında bir fark olmalı, öyle değil mi?
Fark vardır Oğul! Belki de yoktur. Acı'nın gücü, Haz'ı her zaman yener. Bu nedenle Haz'a erişmek için Acı'yı sağalttığımızda, her ikisi de ortadan kalkacaktır bana göre. Sessizliğin Durgunluğu'nda Acı'dan kurtulmuş durumdasındır. Bu Durgunluk'tan aşkın bir Haz duymaya başladığında, Sessizlik, SES'e dönüşmeye başlar. Ses de Plazma Evreni'ndeki olasılıkları rezonansa sokar ve böylece yeni bir Katalizör'ü deneyimlemek için tekrar Heplik'e gelirsin.
Yani Özgür İrade, bu sefer de aşkın bir Haz Hali'ni deneyimlemek istemiş oluyor. Haz'ın deneyimlenen doruk noktasında tekrar Yükseliş'e çağıran bir Acı ile karşılaşılıyor.
Evet Acı, kaçınılmaz olan herşeyden kendine bir pay çıkarmak ister.
- BİR - İKİ - ÜÇ - DÖRT - BEŞ -