BİR

Uyanış, Yükseliş, Aydınlanma, Bilinçli Farkındalık, İlliminati, Devekuth, Süper Bilinç, En Yüce Hal, Özgürlük, Sonsuzluk, Mutluluk, Ölümsüzlük, Geçiş, Hasat, Kıyamet, Vahdet-i Vücud, Aşkın Bilgelik ve daha da çoğaltabileceğimiz bir amacın, bir bilinmezin, bir ummanın peşine düştüm. Kendimi Tanımak istedim. Yaşamda korkusuzca varolabilmek için, içimdeki Erdem Işığı'nı harekete geçirmek istedim. Bu beklentilerimin altında, sadece ve sadece İç Huzura Kavuşma isteğim yatıyor. Bulunduğum halimi, dönüştürmek niyetindeyim. Acı hissediyorum. Acı'nın varlığını kabul ediyorum. Acı'nın sağaltılabileceğine inanıyorum.

İç huzursuzluk ya da dış huzursuzluk yaşayan bir insanın böyle bir şeyi talep etmesi kuşkusuz çok doğal. Kendi Birliğini İstemek, Başkalarında Birliğini Görmek... Ne güzel arzulardır bunlar. İç'inin, belki de Ruh'unun derinliklerinde bir Işık gördün ve artık onu asla kaybetmek istemiyorsun. Belki de Hakikat'e eş koşmadan, Hakikat ile BİR OLMAK istiyorsun. Kendin için yeni ve eşsiz ve sonsuz bir tercihde bulunmak istiyorsun.

Evet Sahip. Ama tercih edebileceğim hiçbir şeyle karşılaşmadım henüz. Ya da karşılaştım ve göremedim, görmesini bilemedim.

Meraklanma sakın Oğul. Acı, bir kere bile olsa O'nu sağaltman gerektiğini duyurduysa sana; bu gerçekleşecektir. Acı'nın Haz veren tarafı da bu değil midir? Acı'nın şifaya maruz kalmasıyla Varlığın bir Aydınlığa Kavuşacağı, umutların en güzeli değil midir? Göklerin en mavisi, suların en berrağı, aklın en terbiyelisi, yüreklerin en narini, yollar'ın en meşakkatlisi bu değil midir?

İnsanların birarada yaşarken birbirlerine hükmetmeye çalışmalarıyla yüzyıllardır, hatta binyıllardır devam edegelen Esaret Zinciri'nin uzantıları süresiz olarak önümüzde bulunmakta. Kendi huzurunun yanında, diğer insanları da aynı Mutlak'lığa çekmek isteyip İnisiyatif kullanan yolgöstericiler'in; benzer metodlarla, benzer formülleri veya benzemeyen doktrinleri sunmalarını kabul ediyorum. Öğretiler, denklemler, şifalar, sırlar,,, Esaretin karşısında "Kendinden Özvarlığa Varma" ilkesinin Kozmik Oluş'un içinde barındığına da bir diyeceğim yok. Söyle bana Sahip: Nedir İNSAN'ı TANRI OLMA'ya iten? Tüm insanların, dünyamızın, herkesin, hepimizin mutabık olabileceği, birbirimize zarar vermeden yaşayabileceğimiz Global Bir Anlayış var mıdır? Egemen Kültür'ün, 'Emperyalizm Sarhoşluğu'ndan uyanmalarıyla yaşayabilecekleri şokun cinnete dönüşmeden varolabileceği Global Bir Bakış var mıdır? Hiçbir sınıf gözetmeden, suç duyurusunda bulunmadan, İyi ve Kötü'yü içinde barıştırabilen Global Bir Ütopya var mıdır? Sen-Ben demeyen, canı isterse Sen-ben diyebilen Global Bir Töre var mıdır?

Hepsi, Yanıtın Olmadığını Bile Bile Körlemesine Bir Oluş Sevdalılığı'dır Oğul.

İyi İnsan, Aydın İnsan, Hakiki İnsan, İdeal İnsan, Acıyı Silen İnsan, Layıkını Bulan İnsan, Özgür İnsan, Tanrı İnsan, İmana Gelmiş İnsan, Ölmeden Önce Ölmüş İnsan, Vuslata Ermiş İnsan, Kendini Bilmiş İnsan, Rabbini Bilmiş İnsan, Adam Kadmon, Herkesi Seven İnsan, Kamil İnsan, Mutlu İnsan, Özgür İnsan, Ölümsüz İnsan, Dinç İnsan, Erdemli İnsan, Güzel İnsan, Malik İnsan, Kardeş İnsan, nedir bu İnsan Sahip?

Kendini sıfatlandıran, Öz'ünü de sıfatlandırır. Tıpkı "Kendini bilenin, Rabbini bilmesi" gibi. Böyle dediysem de; bildiğimden değil, duyduğumdan, duymuş olduğumdan. Kimbilir ne dediler aslında da, ben bunları işitmişim?

Sorularımla ilgilenmiyor musun? Yoksa başka bir anlamın mı peşindesin? Bilinmez bir Hal'den mi sözediyorum? Hiç mi aşina değil düşkünlüğüm? Yoksa bilgeliğini göremeyecek kadar kör müyüm, sağır mıyım, dilsiz miyim? Sen aslında bir hayalsin de, az sonra yatağımda mı uyanacağım?

Oğul, sen buraya gelmeden önce nice Haller gelip geçti bedenimden. Tekrar tekrar doğdular zihnime. Hala da soruyorlar, konuşup yeniden yeniden doğuyorlar sanki. Sorularını duymadım aslına bakarsan. Sesini dinledim sadece. Sesinin ahengini işittim. Bana bu kadar çok benzeyen başka bir ses daha yoktur.

Sahip, seni anlatan, seni bilen, seni duyan çok kişiye rastladım. Sanki aksimden sözediyorlardı. Bir yüceyle karşılaşmak, bir kılavuz aramak; bir çok insanın olduğu gibi, benim de bir zaafım. Bu acizliğimden yararlan lütfen. Uyanış bir kere olur. Böyle hissediyorum. Henüz gözümü açamadım. Doğdum belki ama hala bunu anlayamadım. Anneme sordum; An Ne'dir? Babama sordum; birbirimizi neden görüyor ve dinliyoruz? Abime sordum; her gün sabah oluyor, nedir bunun hikmeti? Kardeşime bile sordum; büyüdükçe nasıl fazlalaşıyor bedenimiz? Okula gönderdiler. Sormadığım bir sürü sorunun yanıtlarını öğrettiler. Yazmak ve okumak esasına dayalı bir yaşam mücadelesine girmemiz için hazırladı öğretmenlerimiz bizi. Yazıp okuyacaktık ki, meslek sahibi olmayı, ahlaklı olmayı, evli olmayı güzelce düşünebilelim; üslubuna uygun tatbik edebilelim. İnsan, çevre, dünya, ay, güneş, gezegenler ve yıldızlarla olan birlikteliğimizin dökümanlarını sundular. Rüzgarlar, şimşekler, depremler, seller, savaşlar, liderler, aileler, keşifler, devrimler, inançlar, cezalar, katliamlar, akımlar, devletler, halklarla dolu bir tarih dinledik büyüklerimizden. Bir şeylerin sürekli çatıştığı, atmosferin içine gömülmüş, bulutlarla toprak arasına sıkıştırılmış, evlere tıkıştırılmış bir Doğa'da yaşadığımıza inandırdılar. Tanrı'nın varlığından, gönderdiği Peygamberler'den, İndirdiği Kitaplar'dan, koruduğu Kullar'dan, Kelamını üflediği Alimler'den, lanetini üstlerine saldığı Kavimler'den dem vurdular. İnsanları esaret altına alan idollerden, esaret altında direnen insanlardan söz ettiler. Bin yıllara yaydıkları insanlık tarihi dedikleri bir Bellek'i, beynimizde bir yerlere yerleştirdiler. Ve gerisini bize bıraktılar. Aklıma kazınmış bu bellek hiç bir işime yaramıyor. Güneşimi daha parlak, yağmurumu daha ıslak, dilimi daha berrak yapmıyor. Belleğim, benim kim olduğumu söylemiyor. Belleğim, milyonlarca olay sunuyor bana. Olayların arasına milyonlarca kavram sıkıştırıyor. Sonuçta aklımda kalan; hareketlerimizden doğan olaylar silsilesinden başka bir şey değil. On yıl önce olan bir savaşla, onbin yıl önce olan bir savaş arasında bir fark olabilir mi? İnsanın değişmeyen yazgısı, Doğum ve Ölüm arasında çektiği ızdıraplardan ibaret. Ama biliyorum ki; tarihin içinde farklı oluşlar da var. İşte ben onlara özlem duyarım. Onların olduğunu sandığım şeyi olmak isterim. Halimi anlayan dostlar, Sahip diye diye tutturdular. Nereye gitsem senden söz ettiler. Karşılaşmamız artık kaçınılmazdı. Düştüm yola. Geldim yanına. Derdimin ne olduğunu bilmiyorum. Bildiğim şudur: Sen de böyle bir deliliğe tutulmuşsun genç yaşlarda. Herşeyi bırakıp yollara düşmüşsün. Dünyayı üç kez turlayacak kadar hatm etmişsin bilgiyi ve bilgeliği. Sonunda seni çok uzun bir aradan sonra gören dostlar; sakalını gür ve ak bulmuşlar ama, gözlerindeki dirilik ve aydınlık tenlerini yakmış. O günden beri; dertlenen gelmiş, sızlanan gitmiş, dalgalanan durmuş ve bir çok kalbe ışığını bırakmışsın. Sözünü ettiğimi sandığım Sahip sen misin? Sen, O musun?

Oğul! Sakallarımın henüz yeni çıkmaya başladığı günlerimde, bedenimi gittikçe artan bir hararet sarmıştı. Geceleri uyumaz olmuş, gündüz düşleri görür olmuştum. Ne gördüğümden emin olabiliyordum, ne de duyduğumdan. Okula da gitmemiştim. Babamdan öğrenmiştim okuma yazmayı. Annem ise matematik öğretmişti. Abim resim yapmayı, kardeşim de şiir yazmayı esinlemişti bana. O kadar çok kitap okumaya başlamıştım ki, dünyadaki tüm kitapları karşımda sıraya girmiş olarak bulurdum rüyalarımda. İnsanların farklı farklı neler düşünebildiklerini, nasıl yaşadıklarını, nelerle ilgilenip neleri sevemeyebileceklerini, tarihteki çalkantı ve sahtelikleri hep o kitaplardan yalayıp yutmuştum. Artık yazılı gerçeğin, bedenli günlük yaşamla bir benzerliği olup olmadığını öğrenmenin zamanı gelmişti. Bir gece herkes uykudayken evden ayrıldım. Onları üzeceğimi biliyordum. Ancak kitaplardan öğrendiğim insanlık halinin devamlılığı benim için daha da üzücüyüdü. Eğer kitaplar sadece kurguysa, o zaman çok güzel olacaktı ve evime, dostlarıma müjdelerle dönebilecektim. Sen de tahmin edersin ki, öyle olmadı. Deliliğim gün geçtikçe, gezip gördükçe arttı. Ancak bir şok beni dönüşüme uğratabilirdi. Yoksa cinnet geçirebilirdim. Her yerde, her insanda ölüm korkusu ve savunmasızlık kol geziyordu. Sahtelik diz boyu, dolandırıcılık almış başını gidiyor. Titanlar oğullarını yiyor; Zeus bir köşeye gizlenmiş, stratejik yazgısını bekliyordu. Para her şeydi. 'Şehirleşme!', 'uygarlaşma!' adı altında; birileri, ortalıkta görünmeden, tüm insanlar üzerinde planlar yapıyordu sanki. 'Gelişen İnsanlar' ve 'Gerikalmış İnsanlar' diye iki ayrı sınıf yaratılmıştı. Bu sistem işlemiş, kanıksanır olmuş; üstelik hiç kimse yeni bir ışığın ve parlak bir düzen'in peşine düşecek takatı kendinde görmüyordu. Ölüm korkusu dediğimin de bir sürü maskesi vardı: Kazanan insanların, kaybeden insanlara muhtaç olması ne utanç vericiydi! Mutsuzluk doğal bir realite olarak hükümdarlığını ilan etmek üzereydi. Firavun Öğretisi, bir Üst devlet kurmuş da; bu Perde'den kimsenin haberi bile yoktu. Tüccarları ve bankaları gördükçe, ağlıyordum. Bir peygamberin peşine mi gitsem, diye düşündüğümde, On Emir ile karşılaştım. Peygamber Soyu'nun son neferi Ahmed'le birlikte Adem'e, oradan İbrahim, Nuh, Eyüp, Melchizedek, İsa, Yusuf, Yakup, Süleyman, Davud'a kadar secde ettim. Bir felsefe peşinemi düşsem, diye düşündüğümde; 'Her Şey Akar' ilkesiyle tanıştım. İyonya'dan miras kalan Ege'nin Aydınlanma ve Doğa Felsefecileri yetti de arttı, hatta aştı bile. Çilecilikten Hazcılığa geçtim; oradan Miskinliğe çatallandım, sonra da Dilencilik yaptım. Bir ay dönümü aç kaldım; günlerce meditasyon halinde kaldım; sessizlikler boyu kendimle başbaşa kaldım; güneşi görmeme korkusuyla şaşa kaldım; guru aradım, Buddha'yı buldum; İçses aradım, Cibril'i buldum. Ancak kaldığım ve bulduğum hiçbir yüceliği olamadım. Halimi bir başkasına sormaktan utandım. Eğer duyduğun Sahip bu anlattıklarım gibiyse; evet, Ben O'yum.

Alçakgönüllülük, Anlayış ve Sevgi'den başka bir şey göremeyeceğim birinden söz etmişlerdi. İşte senin anlattığın hikayenin armonisini aynen Alçakgönüllülük, Anlayış ve Sevgi'den ibaret olarak işittim.

Oğul, sevgiyle dolamaktasın her yanımı. Diyelim ben, o aradığın kişiyim. O zaman söyle bana: Alçakgönüllülük, Anlayış ve Sevgi'den oluşan Global Standartlar'ı "EVRENSEL AHLAK İLKELERİ" olarak adlandırabilir miyiz? Dünyada yaşayan insanın ya da bildiğimiz kadarıyla varlık gösteren insanın, yüzyıllardır süren Düşünce Evrimi'nde; edinilen deneyimler ve yönelimlerle kazanılmış prensipleri, evrenin bütün köşelerine yaymamız mümkün mü? İnsan için mümkün olan gerçeği, evrene yansıtmamız ne kadar akla uygun? Düşünen Düşünce'nin düşünce partiküllleri'nden oluşan Bilgiler'i, yaşamın ve insanlığın gerçeği ve doğruları olarak kabul etmemiz aşkın bir düşünce olabilir mi? "İnsanın Geçmişe Olan Uyumu", "İnsanın Geleceğe Uyması" düşüncesi entellektüel bir çıkarımsa; benim olduğum şeyin, gelecekteki mirasçısı benim sorumsuzluğum değil midir? Gerçekten de Global Sorumluluk diye bir şey var mıdır?

Senin de ne çok ve ne hoş soruların varmış Sahip! Sessizliğimizi konuşarak parçalamamız yeterince acı bir durum zaten. Buna rağmen inadımı bağışla lütfen! Söylediklerinden şunu çıkardım: Kendini benimle Bir ediyorsun. Benim de arzuladığım, kendimi seninle Bir kılmak. Genedoğum Halkaları'mız bunu zorlaştırsa da, nefes alışverişlerimiz birleşmemizin dengesini yaratıyor. Düşündüklerimizi anlatır gibiyiz belki ama, Düşüncenin Seslendirilişi'ne tanık oluyoruz. Senin beni anlamaya çalışman, benim seni anlamaya çalışmama eşdeğer. İkiz olmazsak, muhabbeti ballandıramayacağız.

Sevgili Işığım! Hissettiğin, hissettiğimdir. Sohbetimizi Birlediğimize göre, Rastlantılar'ın oluşuna bir göz atalım isterim. Bilgece konuşmaktansa, bizi bugüne terk eden rastlantıların ezgisini dinleyelim. Örneğin kuzey rüzgarı sanki şunu fısıldıyor: "Dünya, büyük bir dönüşümün ilk hamlelerini tamamlamak üzere. Bu prosedür kendini muhteşem dönüşüme, dünyanın suptil bedenlerinde hazırlıyor." Bu fısıltı bir rastlantı. Bunu ifade edeceğimi, ağzımdan dökülene kadar ve bitene kadar bilmiyordum inan.

Fısıltıyla gelen Rastlantı, bence dünyanın bizim bedenlerimizde varettiği dönüşümünü müjdeliyor. Benim kurtuluşum, insanlığın bir adım daha ileriye aydınlanmasına neden olacaktır. Ancak daha önce belirttiğin problematikleri burada kullanmamız gerekiyor. Kişinin; dünya ve kendi adına, kaçınmasız olarak pozitif bir dönüşüme doğru başkalaşması, acaba uygun bir davranış mıdır? Böyle bir inisiyatife gönüllü olmak, EGOm'dan bağımsız bir değişimi içerir mi? İşte bir kaç rastlantı tümceleri daha geldi. Kuşlar fısıldadı sanki bu sesleri.

Rastlantı bize şunu diyor olabilir: Aydınlanma, kişinin bir gerçeği olarak mı; yoksa insanın Birlik'e yönelişinin nihai bir sonucu olarak mı kabul edilmeli? Her iki halde de Ego'nun, Ben'den bağımsızlaşabilse bile, arzuları adına doyumsuz hazlar içine gireceği kesin gibi görünüyor.

Bu durumda; Aydınlanma, EGO'nun bir zaferi olmuyor mu?

Öyle ama, Ego'yu Aydınlanma'nın dışına zaten koyamayız. Ancak bu Aydınlanma'nın, Ego'nun bir talebi olduğunu düşünmemiz gerektiğini söylemez.

Doğru ama kendi adıma kullandığımı sandığım bu aşkınlığı, başkalarına da anlatarak kullanıma açık bir inisiyatife çevirme olasılığımız da var. Her Aydınlanma, bir öğreti olmamış mıdır sonunda? Bunu yapan Ego değildir de nedir?

Ego'nun bu davranışı; yani "HAL'in OLMUŞ'luğunun ÖĞRETİ'ye DÖNÜŞME'si" ile gerçekleşen parçalanması, Hale Giren'in yaptığı bir şey değildir. Yüce Hal'e bürünmüş birinin hiç kimseye bir şey anlatmamış olacağının mümkünlüğünü de hesaba katarsak; o insanın IŞIMA'sı, onu görenlerin egosunu harekete geçirebilir. İnsanın "Bilinçli Farkındalık"ı istemesi; bunu gerçekleştireceği zaman edineceği rahatlık, çalışmamak, zorunluluklardan kurtulmak, nesneleri hareket ettirmek, her şeyi bilmek, ya da bir şey bilmek zorunda olmamak, tanrının sevgili kulu gibi bir şımarıklık, sadece bu saydıklarımdan dolayı yola girmesi pek olası gelmiyor bana. Aydınlanma Düşüncesi'nin derininde, Bilinçaltı Sağaltımı ya da Rahatlık yatıyor olamaz. Aydınlanma Düşüncesi, bu dehlizlere sırtını dayayamaz. Çünkü hiç kimse zaten bu düşünceyle aydınlanamaz. Hiç bir Bilge, "keyfine bak, Nirvana güneşi hemen doğacaktır!", demez. Hiçbir şey söylemeye gerek duymayan Zen'lerin sefa krallığı içinde Satori'yi yakaladıkları görülmemiştir. Eziyetsizlik Düşüncesi'ne kapılmış olsan bile, Farkındalığın Merkezi'nde hepsi silinmiş olacaktır. Bu da eziyetsizliği sevdirmeye çalışan Ego'nun, son ana kadar şansını denemesinden başka bir şey olmayacaktır. Aydınlanma Düşüncesi'nin akla gelişi, Ego'nun yakalayabileceği en büyük zaferdir zaten. Aydınlanma Düşüncesi'ni tam idrakıyla bedene indire Sezgi ve Esinler'dir sadece. O An'dan itibaren Ego, bütün bedene inişleri kabul eder. Fena mı, o da hazzın zevkini çıkaracak tabi.

- BİR - İKİ - ÜÇ - DÖRT - BEŞ -

 


1