BEŞ

Kendinden Varlığa Erme Prensibi'ni Heterodoksi'nin genel tanımı olarak ele alırsak; Heterodoksların ustalık isteyen eğilimlerine ve İnisiyatiflerine değinmek istiyorum. Çünkü Yükselmiş Üstad'lar bu konuda bir çok yol sunmaktadır bize. Bir İnisiyatif Menüsü oluşturmaya kalksam, şunları ortaya çıkartırdım: Çilecilik, Gezginlik, Arınmacılık, Acı Çekmecilik, Münzevilik, Dervişlik, Keyfiyetçilik, Dincilik, Miskinlik ve Mistikçilik.

ÇİLECİLİK, Acı ile arınmanın bir yoludur. Yaşamın acılarla dolu olduğunu, herkesin acı çektiğini, ölmeden asla acıdan kurtulamayacağımızı, mutsuzluğu kabul etmiş derin bir BUDİK düşüncedir. Çileciliği ARINMA ve ACI ÇEKMEK olarak iki ayrı ana eğilime ayırabiliriz. ARINMA; Mutlak'a ve kendine varmanın temel prensibidir. Ancak arınmanın dozu değişkenlik taşır ve belli bir ritmde seyrettiği söylenemez. İster bütün sapmaların ve egonun oyunlarını kökten yokedersin; istersen de kendince gerekli gördüğün yer ve zamanda adım adım zihinsel arınmayı seçersin. Kökten yoketme, "Kişiliği Terk Etmek" arzusuyla göze alınan ağır bir yoldur. TANTRİK ve CAYNACILIK'ta, ANANDA MARGA gibi doğu bileşimlerinde, SADU'larda, LAMAİZM'de yer yer böyle bir terk-i terk vardır. Biraz biraz arınmayı tercih eden; kişiliğini sahiplenmeden, ancak dünyada yaşayabilmek ve deneyimler edinebilmek için gerekli olan uyumu sağlayan bir kabuğa ihtiyaç duyar. İslamik ekollerde, Budizm'de, Zen'de, İsevi Heterodokslar'da ve Simya'da böyle yaklaşımlara sık rastlanır.

Ayrıca ARINMA, bilginin de yokoluşunu sağlamaz mı? Karadelikten geçiş ya da fenafillah olan "Varlıkta Bir Olma Hali", arınmanın son durağıdır. Her arınış, acıdan biraz daha sıyrılmak olmaz mı?

ACI ÇEKMEK, Çilecilerin en çok kullandığı İnisiyatif'tir. Bir Benlik ne kadar acı çeker ve deneyimlerse, Yükselişe o kadar yakın olur. Zihinsel, Ruhsal, Sosyal ya da Bedensel acı çekmeler, bu eğilimlerin kapsamındadır.

MÜNZEVİLİK'i Arınmanın alt başlığı olarak ele almak belki daha doğru olacak. Arınmanın belli bir limiti olmadığını düşünüyorum. Münzevilik'i de Dincilik, Miskinlik ve Mistiklik olarak Üçe ayırırsak daha da netleşecek. Gerçi bunların da çok önemli ayrımları içerdiğini sanmıyorum. Sonuçta hepsi kişinin kendi üzerine yönelttiği "Tanrısal Ulaşım Dikkatleri"nden türeme...

MÜNZEVİLİK'in DİNSEL yönünü, Rahiplik ve Kulluk arasında sınırlandırabiliriz. Dinsel öğütlere liyakatlık göstermek, Dinsel öğütlerin dışında yer alan şeylere el uzatmamak, yalan söylememek, zekat vermek, adam öldürmemek, zina yapmamak, hırsızlık yapmamak, zikir çekmek, meditasyon yapmak, yoga yapmak v.b. motifler Dinsel Münzeviliğin kapsamına girer.

Bu özellikler, belli açılardan Arınma ile kardeştir. İbadet'in teslim olunmuş bir arınma yöntemi olduğunu düşünüyorum.

Münzeviliğin MİSKİNLİK İnisiyatifi, olmakta olana müdehale etmemeyi içerir. Dinsel Münzevilik, dış dünyadan mümkün olduğu kadar uzak durmayı önerir. Miskin Münzevilik'te ise yaşamın bizzat içinde ama sadece TANIK olarak yeralmak geçerlidir. Burada kader-kaza düşüncesi akla gelebilir. Kader, Dinsel Münzevilikte tercih edilen bir kabulleniştir. Oysa Miskinlik'te, Teslimiyet ve İman bütünlüğü içinde oluşa kendini bırakmak esastır. Ayrıca Miskinler, halktan kopmazlar. Dolaşırlar, insanlarla sohbet ederler, yanlarında çalışırlar, her fırsatta yardım ederler. Kimseye öğüt vermezler. Her deneyimi olduğu gibi kabul ederler. Her şeye ve her bilgiye inanırlar. Ama hiçbir bilgiyi Arınma Yöntemi olarak kabul etmezler. Münzeviliğin MİSTİKLİK İnisiyatifi; varlıkta Sessizliğin Durgunluğu'na duyulan özleme; bu özlemin yarattığı büyülenmeye; sır kapılarının açılmasına ve ruhsal deneyimin bir parçasına mistikçe dalmaktır.

Mistik Münzeviler, daha çok sonsuzluğa inanırlar. Yaşam, ezel-ebed dizgesine sahiptir. Herbirimiz tekrar tekrar bedenlenerek, Özgür İrade'nin kendisini sonsuz kere deneyimlemesine katalizör oluruz. Herşey sonsuzdur. Sonsuzluk, Acı ve Haz gelgitleriyle devinmektedir. An'da Olmak, An'ı Hissetmek, An'ı Yaşamak gerekir ki; Acı ve Haz'ı kendi oldukları gibi deneyimleyelim.

GEZGİNLİK'e gelince: Gezginler ya bir İnisiye çatısı altında olurlar, ki bunlar DERVİŞ GEZGİNLER'dir; ya da kendi inisiyelerini yaratırlar/yaratmazlar, ki bunlar da KEYFİYET GEZGİNLERİ'dir.

Antik Yunan'daki Rhapsod olarak adlandırılan Parmenides ve Xsenophanes gibiler de sözünü ettiğimiz gezginlerdi sanırım.

DERVİŞLER; intisap ettiği, yani teslimiyeti kabullendiği, biat ettiği inanç sistemlerine bağlı olarak yola çıkarlar. Hiçbir şeye sahip olmazlar. Fakirlik ve yoksunluk hali vardır. Zaman zaman arınmayı, zaman zaman acı çekmeyi, zaman zaman miskinleşmeyi deneyimleyebilirler. Ancak yola çıkmadan önce bir rehber, bir guru ya da bir baba'dan el almaları gerekir. Yine de bu prensibe sadık kalmayabilirler. El almak'tan kastim; görmüş geçirmiş kişilerin öğütlerinin Dervişlik'te her zaman değerlendirilebileceğidir. KEYFİYET GEZGİNLİĞİ, Zihinsel Keyfiyet ya da Uzay/Zaman Keyfiyeti diye ikili bir olanak sunar. Birbirine geçişler olabilir ya da hiç bir kayma olmayabilir.

KEYFİYET diyerek, "başı boşluk" ya da "lükslük" hallerinden söz etmiyorsun sanırım.

Tabi ki onlardan söz etmiyorum Oğul. KEYFİYET, Özgür İrade'nin Yüksek Benliği harekete geçirmesiyle devinim kazanır. Gezgin, bu tercihini Yüksek Benliğinin farkındalığında yapmayabilir.

Keyfiyet'ten anladığım şu: Her türlü deneyime kucak açmak, Bilgiyi Birleyecek metod ve şablonları bulmak, gizemin rastgele gibi görünen her zerresinin dengede olduğunun farkına varmak...

Zihinsel olarak Keyfiyet Gezginliği yapanlar, yaşadıkları çevreyi kolay kolay terk etmezler. Yolculuklarını Zihinsel ya da Ruhsal olarak yaparlar. Bu yolculuklar Astral Projeksiyon ya da Meditasyon ya da Zikir ya da Dikkat ile birlikte, 'bilgi peteklerinde' yapılır. Uzay/Zaman Keyfiyetindeki Gezginler ise; dolaşırlar, dünyayı gezerler, ya da belirli mekanlara gidip gelirler.

Çilecilik için 'derin bir Budik eğilim' demiştin Sahip. Ama bakıyorum da, açıkladığımız bütün eğilimler Budik tarzın bir yerinde mutlaka yer alıyor.

Doğru, haklısın. Buda'nın 'Orta Yolu', bütün eğilimlerin bir bileşkesi gibidir zaten. Ayrıca BUDA, evrenin öyküsü ile birlikte gelmiş gibidir. Yaşamı ve öğretisini bir şablona oturttuğumuzda; 12 Millenyumun açılımından Piramit olgusuna, Solar Sistemden tekamül halkalarına uzanan bir Birleme ile karşılaşırız, emin ol!

Buda'nın yaşadığı dönemde, ki bu 10.millenyumun orta dönemine denk düşüyor, bir çok eğilimin yaşandığını görüyoruz. 7 Bilge, Kung Fu Tzu, Solon, Perekydes, Herakleitos, Zerdüşt, Pisagor, Homeros, Anaksimendros, Lao Tze, Cayna, Anaksimenes gibi isimler var. Miletos Okulu, Elea Okulu, Gimnosofistler, Sikhler, Druidler, Collegialılar gibi ekol ve doktrinler de yer alıyor. Ve Gautama Siddharta bütün bu ekolleri üzerine çekmiş sanki.

Buda'ya sormuşlar: "Bize, seni Nirvanaya götüren yolu anlatır mısın?" Buda parmağını uzatarak; "Anlatamam. Ancak parmağımla işaret edebilirim/gösterebilirim," demiş. Bu kısa öykünün söylemek istediğinin dışında; Buda'nın pamağıyla hangi yönü gösterdiği tartışılır bir konudur. Anladığın üzere de; Buda nereyi göstermişse göstermiş olsun, Buda'dan sonraki tüm Budik Doktrinlerin, yönün algılanışına ve bakış açılarına göre gelenekleştiği ortaya çıkacaktır.

Tanrı en son Ahmed ile konuştu. O günden sonra bir daha tanrının sesini duyan olmadı. Zaten Ahmed de bunu belirtmişti. Budik kaynaklı bütün eğilimler, ki bence her yol mutlak Buda yoludur; Nirvana, Satori, Vahdet-i Vücud, Devekuth, İlliminati, Uyanış, Yükselişle sonlanacaktır. Tanrı akrabalarının ortak duyu alanından Tanrı'nın Kelamı'nı alabilmeleri için, Sirius ya da Orion'un idari konseyleriyle irtibata geçileceğinden söz etmiştik. Bu orakl alış verişleri için belirli yöntemler olduğunu varsayıyorum. Ayrıca bu alış verişlerde Yükselmiş Üstad'lara ya da İnisinasyon Derecelerine ulaşmak bile söz konusu olabilir. Bu yöntemler de: Nirvana'ya ulaşmak, ya da Medyomik kanalları kullanmak, ya da derin meditasyonlar yapmak, ya da Elçi olmak diye dört başlık altında toplanabilir.

Bence de öyle Oğul. NİRVANA'YA ULAŞMAK, henüz bizim bilmediğimiz bilinmeyen bir 'Hale Girmek' ile sonuçlanmaktadır. Yahudi tradisyonunda Adam Kadmon, Agarta Doktrininde Nidana, İslamik Terminolojide İnsan-ı Kamil, Batı felsefesinde Erdem gibi kavramlara denk düşen Nirvana, çoğu kişiye göre 'En Yüce Hal'dir. Bu hale girmek pek de kolay bir iş gibi görünmüyor. İnsanın tüm nefsini terk ederek arınması tek koşuldur. Tek koşuldur ama, içinde Prensipler ve Mücadeleler yatmaktadır. Bu mücadeleyi ve sabrı göze alanlar, kendilerini yola adarlar. Eninde sonunda Ölmeden Önce Ölerek Nirvanaya ulaşırlar.

Nirvanaya ulaşmakla, 'tanrıyla el sıkışmak' aynı şeyleri çağrıştırıyor bana. Ayrıca bu sürecin, Miraç ya da Yükseliş olarak da bir sisteme oturtulduğu kanısındayım. Tabi Buda Miracı ya da Ahmed Miracı derin araştırmalar gerektiren içeriktedir.

Bu yola girenler, kendi içinde ya da dışında keşfedeceği ve sonsuza dek iman edeceği bir Yolgösterici bulur. Yolgösterici; tanrıyla karşılaşma enerjisini dengeleyecek olan zihinsel bir geçişi yumuşatmak içindir. Tanrı enerjisinin insanı küle çevireceği çok açıktır.

Ayrıca bir yolgöstericiye her ne olursa olsun teslim olmak; ki bunlar Guru, Baba, Rahip, Keşiş, İçses, Fohat, Cebrail, Burak, Mokşa, Hami, Kılavuz gibi farklı biçimlerde yolgöstericilik tezahürünü gerçekleştirirler, işte her neyse; böyle bir İMAN, İnisiyeye de uygunluğu gösterir.

Evet ama tıpkı Tarikat'ten Marifet'e geçiş gibi, Tanımak'tan Anlama'ya geçiş gibi; bir süre sonra yolgöstericinin de terk edilmesi zamanı gelecektir. Çünkü Tanrı'yla yalnız karşılaşmak işin doğrusudur. BEN'in hesabını BEN verecektir. Tanrı, söyleyeceği bir Kelam varsa bunu BEN'e söyleyecektir. Bu geçiş Ahmed Miracı'nda örneklenebilir. Cibril'le birlikte Tanrı'nın yanına kadar gelen Ahmed, sonrasını tek başına yaşaması gerektiğini Cibril'den öğrenir.

Nirvana'nın dışında, MEDYOMİK KANALLAR'dan direk tanrının kendisinden olmasa da, tanrının izniyle tanrının ulaklarından mesajlar almak da ikinci bir Orakl arayışıdır. Medyum olan kişinin Nirvanaya ulaşmış olması gerekmez. Hatta bilgili olup olmaması da önemli değildir. Bazen transa girerek, bazen meditasyon yaparak, bazen de herhangi bir ritüel uygulamadan bilgi alınabilir. İdris, Davud, Harun, Herakleitos, Cuma, Crowley, Sibyll, Hesiodos, Orfe, Pythia, Tolkien gibi ünlü isimlerde medyomik kanallardan mesaj alma durumuna rastlanmaktadır. Bazı inisiyeler bunu ritüelleştirerek Gnostik, Simya, Masonik yeraltı örgütlenmelerinde aynı yöntemleri kullanmışlardır. Bu durumlardan çıkarı olan insanlar tarafından 'Ruh Çağırma', 'Cin-Peri Çağırma', 'Kalp-Gönül Çağırma' olayları olarak günümüze gelene dek saptırılmıştır. Bulunduğumuz Millenyumun son yüzyılının başlarında Madame Blavatsky ve Bedri Ruhselman vb. gibiler tarafından Teosofi ya da Spiritüoloji/Neo-spiritüoloji kisvesi altında CELSE çalışmaları sürdürülmüş, hatta medyomluk önemli bir müessese şeklinde günümüzde global bir etkinlik olarak yayılmıştır/popülerleşmiştir.

Mesajları alan medyum; ya konuşarak, ki bunu kendi sesiyle veya transa geçip beden vererek mesajı verenin edasıyla; ya da yazarak, bazen de rüyasında ya da trans/medite haldeyken vizyon görerek iletide bulunur. Senin de dediğin gibi Oğul; günümüzde çok yaygın bir Yeni Çağ ve Yükseliş hareketinin vazgeçilmez parçası olmuştur. Dilersen, bu konuda da daha sonra ayrıntılara gireriz.

Üçüncü yöntem olarak GÖZLEM/MEDİTASYON teknikleri var. İster Nirvana'ya ulaşmak üzere yola çıkanlar tarafından olsun, ister celse meraklıları olsun, bir çok kişi tarafından kullanılabilir bir yöntem.

Ancak bu yolla alınan mesajların, direk kişilerin kendi yönelişlerini tespit etmelerine yardımcı olacağından, Kişisel Mesajlar olduğunu unutmamak gerekir. Tabi ki bazı önemli deneyim ve mesajlar 'Ortak Vizyon' niteliği taşıyabileceğinden, grupsal ya da toplumsal olabilir. Günlük yaşam içinde veya meditasyon yaparak mesaja ulaşılır. İÇ'e veya DIŞ'a yöneltilen bakışlarla bir takım veriler yakalanmaya çalışılır.

Bunu Dikkat'in değerlendirilmesi, Aklın iğnesinin derinleştirilmesine bezetebilir miyiz Sahip?

Benzetebiliriz. Bu doneler yol üzerinde karşımıza bir an çıkıp geçen panolara yazılmış spotlar olabilir. Birinin selam vermesi, o sırada konuşulan konu, bir olaya tanık olmak, lambanın durup dururken yanması veya sönmesi, yanlış düşen telefon, UFO gözlemi, Sevgilinin terk etmesi, yeni bir işe başlamak, kitap okumak, TV seyretmek, müzik dinlemek gibi her türlü halde; Dikkat edilirse eğer, mesaj alınabilir. Dış dünyanın sınırı yoktur. Aynı şeyi İÇ için de söyleyebiliriz. Bir dinginlik halinde, meditasyon yaparak ya da düşüncelere dalarak uçuşan düşünce ve görüntüleri yakalayarak da veriler toplanabilir. Dikkat'in serbest bırakılması ya da hiçbir şey düşünmemeye çalışarak da mesaja ulaşılabilir. Bu verilerin daha sonra Verite ya da Realite niteliğine bürünebilmesi için; yeri geldikçe mesajlar ya da doneler gözlem altına alınır. Sonunda Özgün Bilgi'ye bile ulaşılabilir.

Ayrıca Gözlem yöntemine ilişkin zihin açıcı otlar, içkiler, karışımlar da kullanılmıştır. Simyada, kabala sistemlerinde, sufilerde, şamanistlerde bu tip eğitimler görülmüştür.

Haklısın. Esrime'yle geçilen Özgün Bilgi'nin arabölgelerinde simyacı ve kabalist neferler çok dolaşmışlardır. Yapılan çalışmalarda, Arabölge'de daha çok kalıp Birleşik Alan Kayıtları'nı okumak için çeşitli otlar ve kimyasal maddeler içiyorlardı. Günümüzde de kullanılan mantarlar, otlar ya da kimyevi maddeler; aslında Gnostiklerden çok daha öncelere dayanan şamanist kültür, orfik/hermetik ve okült doktrinlerce kullanılan Arabölge ilaçlarıdır. Doğu'da da Mokşa ya da Çilum olarak gelenekleştirilmiştir.

Özellikle şamanlar, esrimek için kendilerini hasta ederlermiş. Tabi ki saatlerce meditasyon yapıp kendilerini hastalandırmıyorlarmış. Bir takım şeyler yiyerek biyolojik bir zehirlenme yaşıyorlarmış. Daha sonra metabolizmanın gündelik akışa olan senkronu değişiyormuş.

Bu değişim anındaki sanrılar, arabölgeye geçiş kapılarını temsil ediyor. Sanrıları aşkın bir esrimeye dönüştürmek, eğitim gerektiren bir işlemdir. Bu konuda artık uzmanlaşmak ya da ustalaşmak çok zor. Çünkü Esrimeyi bu haleti ruhiyeden uzaklaştıran bir 'narkotikleşme' sözkonusu. Günümüzde uyuşturucuların, Aydınlanış ya da Yükseliş ile bir ilgilerinin olduğunu hiç sanmıyorum. Ama eskiden böyle değilmiş tabi. "Esrit bizi Upanişad!" olarak not edilen bu yaklaşım, yakın geleceği öğrenmek için de kullanılırmış zamanında.

Nostradamus da bu deneylere çok sık girmiş. Ancak Krala gelecekten haber olarak sunduğu kehanet esinleri, aslında 12 Millenyum öncesi yaşandığı farzedilen uzay/dünya uygarlıklarının vizyonlarıydı. Yoksa geleceği görmek mümkün mü?

Dördüncü yönteme dönelim: ELÇİ OLARAK SEÇİLMEK'i insan kendi belirleyemez. Belirlemiş olsa da hiçbir elçi bunu söylememiştir. Peygamberlik ve Avatarlık Mekanizması, dünyanın kaderini ve nabzını 12 Millenyum boyunca etkilemekte ve belirlemektedir. Peygamber olan kişiler ya doğumdan önce, ya doğumuyla birlikte, ya çocukluğunda, ya da ilk gençlik dönemlerinde kendini belli etmektedir. Zamanı gelince de, çekincesiz olarak Tanrının Kelamı'nı herkese söylemişlerdir. Üstelik ayrım yapmadan, herkese aynı şekilde aynı şeyleri iletmişlerdir. Peygamberlerin insanları ikna etme karizmaları, diğer tüm liderlerden ya da idollerden daha fazla ve süreğen olmuştur. Dünyadaki Komünist ve Faşist ideolojileri benimseyenlerin sayısının yanında Müslüman, İsevi, Yahudi ve Budist olanların sayısı çok daha fazladır. Bu dört dinsel doktrin, etkinin en görkemli örnekleridir. Bu yaygınlaşmanın nedenlerini politik çıkarlar ve siyasi çatışmalar olarak değerlendirmek, köklü inisiyelere haksızlık olacaktır. Çünkü yayılan bu düşünceye itikatlık ve meşakkatlık göstermiş, iman ve biat etmiş insanları yabana atmamalıyız. Temelde bu dört dinin inananları sayesinde, günümüzdeki Aydınlanma ve Yükseliş inancı Canlanış ve Çoğalış göstermiştir. İnanç biçiminin dinsel bir motife dönüşerek yozlaşması süreci; daima inisiyatörlerin, peygamberlerin, mesihlerin, avatarların ölümünden sonra gerçekleşmiştir. Örneğin bir esir ayaklanması niteliğindeki esaretten kurtulmanın On Emri, Tanrı buyruğu altına sokulması bile gerekmeyecek nitelikte mesajlar değil midir? Musa'nın 40 günlük aralarından ayrılması bile, oradaki insanların özgürlük sarhoşluğuna kapılmalarına neden olmuştur. Tanrı kelamının yanlış anlaşılması değil de; tanrı betimlemelerinin insanların kafasında netleşmemesi, peygamberleri "tanrının sureti" olarak adedip ardından ağıtlar yakılması, tanrı fikrinin yeterince açımlanamamasına sürüklemiştir bizleri.

- BİR - İKİ - ÜÇ - DÖRT - BEŞ -

 


1