Kalın Çizgili Hayat, Kursat Basar

Hayat derinliklerle, inceliklerle, ayrıntılarla doludur aslında... Bir resme bakan herkes o resimden kendince farklı anlamlar çıkartabilir. Bir resim, ona bakanın kişiliğiyle, geçmişiyle, yaşadıklarıyla, hayalleriyle yorumlanır. Bazıları bir resme baktıklarında yalnızca ön yüzeyini görürler. Yani renkleri, biçimleri ve ressamın bize tarif ettiği görüntüyü... Bazılarıysa o görüntünün arkasına geçer, ona bakarak bambaşka bir yere gider, o resmin içinde kapılar açar, belki de ressamın bile öngörmediği çok farklı anlamlar çıkartır.

Hayat da böyle değil mi?

Bazen bize sunulmuş sayısız görüntünün içinden yalnızca birkaçına saplanıp kalırız. Bazen bu sayısız görüntüye onlardan hiçbir şey çıkartamadan öylesine bakar dururuz.

Yaşamımızı kalın çizgilerin üstünde, hiçbir derinlik olmadan, giderek bize yalnızca iç sıkıntısı veren bir biçimde sürdürürüz.

Bazen yaşadığınız çevre, bulunduğunuz toplum çizer bu çizgileri ve sizi böylesine derinliksiz bir hayata mahkum eder, bazen de kendiniz...

Sanki burada, artık giderek tümüyle kalın çizgilerle kurulmuş bir hayata saplanıyoruz.

En sevilen aşk şarkıları o kalın çizgileri anlatıyor, en basit, en sıradan ritmler üstüne kuruluyor.

Okuduktan sonra birkaç cümleyle konusunu ve anafikrini özetleyiverdiğiniz ama satır aralarından hiçbir yere çıkamadığınız romanlara bayılıyorsunuz.

Sanki kalabalıktan ayrılırsa başına bir şey geleceğine inanan insanlar gibi keyifli seçimlerimizde bile hep önerilenlerin dışına çıkmamayı tercih ediyoruz. Aynı yerlere gitmek, aynı kitapları almak, aynı filmleri izlemek gibi...

İnsanların ölümü, cenazeler, mezarlıklar, acılar bile müsamere basitliğinde haber kurgularına, ilkelliğin en basit malzemelerine kurban ediliyor.

Sıradan ilişkilerin, ünlü insanların gezip eğlendikleri arkadaşlarıyla çekilmiş resimlerinin bile altında ‘aşk’ yazıyor. Aşk bir gün başlıyor, ertesi gün bitiyor, ertesi gün bir başkasıyla yeniden başlıyor.

Televizyonlara çıkmak, eskiden utanılacak şeyler yapmak ya da söylemek yalnızca bir biçimde ünlü olmak için yapıldığı için anlayışla karşılanıyor.

Herkes aynı soruları soruyor, aynı cevapları veriyor.

Bizim gibi toplumlarda zaten aynı soruları sormak, aynı cevapları vermek, herkes gibi olmak yadırganacak bir şey değil. Aksine böyle yaşamak daha kolay, daha kabul edilir bir şey.

Farklı olmanın pek sevilmediği, çocukluktan başlayarak insanların bir önceki kuşağa benzetilmeye çalışıldığı, kişisel, özel değerlerin değil genelgeçer klişelerin kafalara kazındığı bir ülke burası.

Farklı olmak öylesine sıkıntılı ve zor bir şey ki, farklılıklarını gizlemeye çalışanlar da, farklı olmak için hayat boyu mücadele verenler de bir biçimde hastalanıyor zaten. Onun için saplantılar ve aşırılıklar çıkıyor karşımıza.

Tek tek bireylere özgü küçük farklılıkların, renklerin düzleştirilmediği toplumlar kalın çizgilerle çizilmiş hayatların sıkıcılığından kurtulabilir. Kalın çizgilerle çizilmemiş hayatlar da toplumsal gelişimi hızlandırır.

Basit, gündelik bir örnek vermemi ister misiniz?

Diyelim bir yerde bir köfteci açıldı, iş yapmaya başladı. Hemen yanına birkaç köfteci daha açılır. Yeni açılanlar da eskisinin hemen hemen aynısıdır. İsimleri bile birbirine benzer. Dükkanlarının tabelası, masa örtüleri, dekoru tıpatıptır.

Hiçbiri, yaptığı işe kendi rengini, kendi beğenisini, kendi kişisel özelliklerini yansıtmaz, farklı bir şey düşünerek risk almaz, benimsenmiş, alışılmış olanın aynını yaparak durumu idare etmeyi seçer.

Birbirinin aynı köfteciler aslında toplumun her alanında gözlemleyebileceğiniz bir durumun simgesi gibidir.

Kişisel hayatlarımızda da kendimizi bu kalın çizgilere mahkum ettikçe, hayatın ayrıntılarını, renklerini, derinliğini yakalayamayız. Kendimizi rahat, herkes gibi, önerilmiş olana uygun yaşıyor sanırken birdenbire sıradanlıktan şikayet ederken buluruz.

Star Gazetesi, 7 Eylül 2001

Gazete Yazilari

Kursat Basar Ana Sayfasi

Levent’s Home

1