Bunlar Önceden Söylenmiş Miydi? Murat Aykul

Bir Borges öyküsünde, büyük bir savaştan zaferle çıkan kral ozandan zaferini ışıldatacak bir şiir yazmasını ister. Ozanın yazdığı şiir, dilinin kendisinden önceki edebiyatının neredeyse tümünü kapsamaktadır, öyle ki, o edebiyatın tüm yapıtları yok edilip geride bir tek bu şiir kalsa bile hiçbirşey kaybedilmemiş olacaktır. Kral ozanı ödüllendirir ama daha büyük bir şeydir istediği… Ozan bir yıl daha uğraşır ve yeni bir yapıtla çıkagelir, yeni yapıtında edebiyatının kendisinden önceki düzenlerini kullanmamış, şaşırtıcı, alışılmış olan herşeyi yıkan bir şiir yaratmıştır.. Sonuç büyüleyicidir ama kral yetinmez, bir yıl daha süre verir ozana. Bu bir yılın ardından ozan saraya döndüğünde kağıtlar yoktur yanında ve başka birisi olmuşa benzemektedir, kralla yalnız kalırlar, şiiri okur. Kral ta derinlerden sarsılır şiirin etkisiyle. Bu yüksek sesle tekrarlamanın göze alınamadığı, ozanın bir hançerle ölümüne, kralın bir dilenciye dönüşerek ülkesinin topraklarında bir baştan öbürüne dolanmasına yol açan şiir tek bir sözcükten oluşmuştur… Kürşat Başar’ın “Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum” adlı romanıyla ilgili bir yazıda neden bu Borges öyküsünün özeti?

Hem simgesel anlamda Kürşat Başar’ın eksilti sanatında ulaştığı ince ustalığı vurgulama yolunda iyi bir araç olduğu için hem de Başar tam da öykünün çekirdeğine uygun, harfleri yanyana dizerek tılsımlar yaratma peşinde bir yazar olduğundan…

Tutulmak, acı duymak değil, “acıtılmak” bir yerinizin kanaması değil “kanatılmak”, ihanet etmek değil “ihanet olmak”, “ancak kendi kanınızdan biriyle sevişebileceğiniz gibi sevişmek” ve “elde etmeye yaklaştığınız şeyin bedelini eksiksiz ödemek…

Kürşat Başar’ın diğer yapıtlarındaki dünyanın ana hatları yeni romanında da belirginleşiyor. Buradan yola çıktığımızda şu an için bir üçleme var elimizde: Önce “Kış İkindisinin Evinde” oturup dışarıdaki korku dolu dünyayı seyrettik. Sonra “Konuştuğumuz Gibi Uzaklara” gittik ve yeryüzünde hiçbir düş ülkesi kalmadığını gördük. Şimdi de bir tutkuya tutunup sınırları aşıyor ve sonunda “Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum” demek zorunda kalıyoruz.

Romanın anlatıcısı Selin, “suskunlukların, tutsak edilmiş düşlerin dönülmez sınırlara sürüklediği” bir kadın… Elfe, Selin’in, “uzaktan birbirlerine bakarak gülümsedikleri bir okul gününde”, benzer okul elbiseleriyle birbirlerine benzeyen iki kız oldukları bir anda tanıştığı “o küçük canavarlar topluluğuna katılmasını sağlayan” arkadaşı: “her zaman sahici olanı, (…) ölümün görüntülerinden kendini uzaklaştıracak, sonradan yürekte yerleşip kalan o saplanmaları duymayacağı bir yaşamı önceden kurgulayabilen” birisi…

Nevit, Elfe’nin sevgilisi; Elfe’nin Selin’e yazdığı bir mektuptaki sözcüklerle: “hiç kimseye kızmayan biri, hiç acıtmayan biri (….) küçük bir prens, bir masal kahramanı…”

Selin, yaşamının, bırakın ince ayrıntılarını, temel çizgilerini bile düzenleyebilmekten uzak, bu yönüyle acı çekmeye yazgılı. Sözgelişi yollardaki oklar onu hiçbir zaman istediği yere götüremiyor. Ya da hiçbir yerde, az sonra tüm yaşamını allak bullak edecek bir sınırı geçmenin ilk adımlarını atacağına ilişkin işaretleri göremiyor. Yaşamı: Yalnızca koruyacak biri olduğuna inanılırken çok ağır bir bedeli hazırlayan, aynı evde yaşadıkları zaman bile yarıorganik bir perdenin adından bakılan anne, başka bir kadınla evli olan, haftasonu ziyaretlerinde pazar gazetesinin ardındaki uzaklığıyla ve bir de uygun zamanlarda başını eğerek yaşamın rüzgarlarından korunulabileceğini söylemesiyle hatırlanan baba; babanın evlendiği kadın “Cici”, küçük bir çocukla geçkin bir fahişe arasında gidip gelen tombul görüntü efekti; sarılıp birlikte yatılan gecelerin arkadaşı Elfe; gittikçe uzaklaşılacağına gittikçe yakınlaşılan, damarlara ve bedene yazılan bir fotoğraftaki bakışıyla “olmayacak birşeyin peşindeyiz” diyen Nevit; yıllar boyu aynı birkaç sözcüğü yineleyerek yaşayan anneanne; uzak bir ormanın içindeki hastane (ki bir şarkının iki dizesini hatırlatıyor: Senatorium: Kill it such a friendly word/ seem the only way for reachin out again.); televizyon, yalnız insanın odasına rastgele yaşayış parçaları getiren…

Yaşadıklarını, tutkularını, acılarını zaman üzerinde bir kareden bir kareye zıplayarak anlatıyor Selin. Zaman parçalarının yaşanışlarına göre sıraya dizilmemiş olması, başka romanlarda genellikle karşılaştığımız biçimlerinden çok farklı. Ama roman bittiğinde zamana ilişkin tek bir kuşkulu algı kalmıyor zihnimizde. Kürşat Başar parçaları ustalıkla birleştiriyor. Amacı, zaman parçalarının yerlerini değiştirerek bir bilmece sormak değil. Zaten, yapıtlarıyla, “tek bir kişinin içinde büyük bir kapı açmanın, milyonlarca kişiye kapıyı kapatacak bir bilmece sormaktan çok daha zor olduğunu” bilen bir edebiyatçı olduğunu gösteriyor.

Selin’in romandaki yönelişimize göre bir serzeniş olarak algılayabileceğimiz cümlelerinden biri, “hayatımın ne kadar az sözcüğe dönüştürülebileceğini düşündüm”, bir başka yönden Kürşat Başar’ın edebiyattaki tercihini eğretiliyor. O, uzayıp giden cümleler, aslında, ince ince işlenip eksiltilişleriyle, yaşamları, yaşamın dört bir yanına saçılan ayrıntıları çok az sözcüğe dönüştürüyorlar. Kürşat Başar’ın dili biçimlendirişindeki bir başka ayrıntı, romanı çok özelleştiriyor. Sözcüklerin dizilişi ısrarla, sözcüklerin anlattığı şeylerin dizilişine eşlik ediyor. Romanda, içlerinde özenle şekillendirilmiş nesnelerin yığıldığı kutular, içlerinde kar yağan cam küreler, içlerindeki eşyaların yalnızca bir düzleme kişilik kazandırmak için havada asılı duran biblolar gibi yayıldığı odalar var.

Okurken kendinizi sık sık ütopik bir boşlukta uçuşan nesneleri kovalar gibi hissetmenizin canalacı kaynağı dilde: Sözcüklerin dizilişleriyle oluşan bütünde de içinde kar yağan bir cam küreye bakmanın esinlediği türden bir mekan duyumu var.

Selin’in anlattığı düş sahnesini, belki de dilin kusursuz eşliği nedeniyle birkaç kez okuyacaksınız; o düş sahnesinde, romanın içine girip dolaşmak isteyeceksiniz ve girebilirseniz eğer, sizin de en az birkaç kez yaşadığınız ama başkalarına anlatmayı başaramadığınız bu düşte, kristal bedenli tarih öncesi hayvanların ya da kum perisi Pasamed’I bulabileceksiniz kolaylıkla…

“Sen Olsaydın Yapmazdın, Biliyorum” karamsar olmakla eleştirilen bir yazardan, yine karanlık, yine acıtan bir roman. (Tümüyle de karanlık denilemez, sözgelişi bu romanda, bir sevişmenin yazıya en ustalıklı aktarılışlarından birini de bulacaksınız.) Edebiyatta karamsarlığı eleştirmenin abuksabukluğuna sığınırsak, “iyimserliği” överken daha cüretkar olabiliriz: Söyledikleriyle değil ama söyleme aracını kullanış biçimiyle “iyimser” bir yazar Kürşat Başar.

Bugünün edebiyat ortamında, pek çok yazarın herşeyin tükendiğini düşünerek “bu daha önce de söylenmişti” demekten gurur duyduğu bir noktada; o, sözcüklerin üstünde bıkmadan çalışarak büyülü bileşimleri arayan kimi eski yazarların iyimserliğiyle, “bu daha sonra da söylenmeli” ilkesini gözetiyor.

Başka Şeyler, Eleştiriler

Kürşat Başar-AnaSayfa

Levent Varlık-AnaSayfa

1