Official Web Presentation of
Oktay Ahmed

SAMPLE WORKS

CV
Bibliography
Sample works
Pics
Links

Go to initial page

E-mail

 

BİLİNÇ ÜSTÜNDE YOLCULUK

"Çiçeğin Nefreti", Meral Kayın
Üstün Eserler Neşriyat Evi,
İstanbul, 1995


Altı duvar arasında kapatılmışım. Her duvarda milyonlarca küçücük delik. Oysa yine duvarlar deliksiz. Küçücük delikler, dışarı sıyrılacak kadar büyük. İçerisi kapkaranlık. Korku, nefret, öfke dolu bir sofrada oturmuşum. Karşımda biri oturdu. Gözler kendi anlamlarını yitirmiş. İletişim; düşünce ve duygu aracılığıyla. Çiçek verdi biri elime. "Çiçeğin Nefreti". Vücut dalgıçları hislere dalarken, mekânı hoş bir anlam doldurdu. Sonradan gerçeği öğreniyorum:

"Hisset! Konuşman gereksiz... Hayatsal ipleri kopar, dalıver içime, dalıver seni doğuran sonsuzluğa... Hisset!.. Duyumsa! İçinde çekişsin ruhun, Ölüp ölüp diril, ölmek güzeldir, dirilmekse daha güzel bin şey arasında"

Karanlık içinde beliren anlamı daha yakından tanımak istiyorum. Meral Kayın’mış. Orta ve liseyi Türkiye’de bitiren Meral, henüz on dokuz yaşına rağmen, şiir kutumuza getirdiği "nefretli çiçekleri" seve seve koktum. İngiliz Dili ve Edebiyatı öğrencisi. Seçmeli olarak Türk Dili ve Edebiyatı’nda da okuyor. Merhaba demeye gerek yok. Mısralar dolup taşıyor küçücük edebiyat bardağımızdan. Ölmek üzere olan bir edebiyatımız, yepyeni kanla canlanıyor. Anka kuşu gibi koskocaman dirilişiyle, dünya edebiyatının darlığını gösteriyor.

Deliklerden atladım sokağa. Dışarısı, içeriden görüldüğü gibi değil. Karamsarlığa neden yok. Hayır. Dünya düşüncesinin ne kadar da düşük bir seviyede olması insana acı veriyor. Bu karamsarlık değil. Hayır. Kendi kendini yetiştirmenin doğayla ne derecede bütünleşeceği meselesi var. Güçlerin insana verdiği yeteneği insan ne kadar aşabilir? Aynanın neden ayna olduğunu, aynanın gerçekten de sadece yalancı bir yansıtıcı olduğunu nerden bilelim? Meral Hanım, düşünce üstü bir devriye gibi cevabını "Arayış"ta veriyor:

"Çıkıp sokaklarda dolaşıyoruz ve bir baktım ki bir ben kalmışım koskoca bir benle... yürümekteydim, gözyaşlarım ellerime doluşuyordu pınar olmak istercesine..."

Gölgelerin, dünyanın, kâinatın, enevvelâ düşüncenin sınırlarına zor verdim. Patlamak istercesine, korkudan geri adım attı. Devamı ne olacak? Ölmek ve ölmek. İkisi de apayrı birer konu. Öte yandan, diğer bir grupta, ölmek ve ölmek var. Birincisi ölmenin ta kendisi. İkincisi öluşu ele veren nesnenin gölgesinde beliren anlamların tümünün adı. Doğuş, bir nevi ölüm değil mi? Sistem değiştirmenin adı ölüm. Pozitif ve negatif. Bir de göç etmek var. Bir yerde yok olmak, diğer bir yerde var olmak demek. Masallar birbirlerine şiir söylüyor. "Öfke"li mısralar geldi sıraya.

"Yapay dünyanın zarı patladı... sülükler her tarafa dağıldı... Kızgın lavlar üzerimize geliyor- kaçın! Yıldızlar yağmakta yeryüzüne- durun! Ne oluyor?- uykunun sesi... Bir mağara dibinde bulunuyorum çıplak ve aciz düşünmekten gerçeği..."

Öncesi giriş, sevgi, barış. Ardından gelenleri elle tutmak imkânsız. "Sonra"sı var:

"Sihir bitti, ağırlık çöktü yatan vücutlarımıza... Ağırlığını hissetmekteyim.
Karanlık, kendimi benden soyutlamış ufak karanlık ve sımsıkı kafesime kapatılmışım yadırganmakta."

Düşünmek, çok düşünmek. Adım ve faaliyetlerin temelindeki düşüncenin düşünülmesi. Düşünceden şiir doğar. Meral Hanım’ın düşüncesinden doğan şiir sarıyor vücudun en üst, en hassas yerlerini. Parçalıyor korkunç bir sesle sınırları.

"İşte deliliğimin ilk belirtileri sarmakta beni."

Sokalardaki gezim devam ediyor.

Köprülerdeki köprü satıcılarını kulaklarınan yakalıyor, kömür fabrikasına götürüyorum. En son isteklerini soruyorum ve hemen yemeğe davet ediyorum madencileri. Beraber çok hoş bir yemek yiyoruz. Sohbet yok. Aynı dili konuşmuyoruz da ondan. Sonra yirmiden, otuzdan, kırktan gelen tecrübelerle yaratıyoruz benliğimizi. Yaş ilerledikçe son nefesler sıklaşıyor. Bilgi kapasitesi hayli artıyor. Bir anda şiire ulaşıyoruz. Ne kadar gerçektir şiir? Biz kimiz?

"Şiir gibi yaşamamız
Şiir gibi...
Dolanbaçlı
Arzulu
Öfkeli
Şiir gibiyiz ya
Gerçek değiliz..."

Odama dönmek zorundayım. Altı duvar arasında kalan biriyim. Karşımda biri var. Beraberiz. Konuşuyoruz sanattaki en yeni gelişmeleri. Başlangıç noktasına kadar geldik. Onu da aşarsak, Allah’ın işine karışmış oluruz. Hâşâ. O kadar ileri gitmekten vazgeçiyoruz. Bir anlık günahlığımız var. "Karanlıkta" kalmanın başağrısına dönüşebilecek yanları yok galiba.

"Yalnız değiliz... karanlıkta
Önümüzdeler
görmüyor musun?
Duymuyor musun zehir acısı kokularını damağında?
korkuyorum
Yalnız değiliz... karanlıkta"

Neyin nerde ne zaman başladığı ve bittiğini kestirmek çok güç. Süreçlerin içinde kendimizi bulmamız, karamsarlığın tâ kendisi. Devinimi devinim yapan, süreçlik sıfatını kazandıran boyuttur zaman. Zaman olmanın veya onu taklit etmenin insana getirebileceği faydaları düşünmek, engin deniz bile olsa, şu beynimiz beceremiyor.

Meral Kayın, "Paranoid Disfunctionality" ("Onlar") şiirinde titretmeyi öğretiyor, içgücümüzü en seçkin göstergelerle gösteriyor. Gerçekten de öyle mi?

"Kusmak istiyorum
Bağırmak
Hep bağırmak istiyorum boğazımı yırtarcasına
Öyle ki sesim dehşeti salsın üzerime
Öleyim
(Cesedim kapkara)"

Tırmanıyorum karanlıkta duvarların tepelerine doğru. Kedilerin mıyavlamalarını iğrenç olarak niteliyorum. Kaldı ki bir fare çıksa karşıma, (ve bilmem ne...). İşler o denli karmaşık. Deliciklerden esen hafif rüzgârı sinir krizi olarak algılıyorum. Hep sıcağı severim. Hep yazı severim. Hep güneşi severim. Hep sevmeyi sever miyim? Çağ dışı alıştırmalarla yetiştiriyorum kendimi. Cennete giden tepelere yanaşırken, aşağıda Meral Kayın’ın kitabından bir parçacık edebiyat okundu. Bulut üstü bulutlar, yıldız üstü yıldızlar meğer "Elin Özlemi"ni istiyorlarmış:

"Sanki ben var değilim
Var olan yalnızca içime işleyen
sıcaklık dalgaları
ve hafif dokunuşun bana..."

Gözlerden geçen ebedî boşluklar, koridorlar, vakumlar (ki bu boşluktur), yolculuklar (ki bu da koridordur), en samimî duyguların peşlerinde arayan çiçek kokularının vazoları gibi. Bin bir güçlükle akan kanları durdurmadan savaşlara dur denilebilir mi? Cümlede nokta konulabilir mi? Evet’e evet denilebilir mi? "Mi" mi "mi"? Büyük taarruza geçmeden önce, en yeni bilançoları ve tasarımları ele alıyorum. Hayır, durduralamadı. Uçsuz bucaksız bir fesle arayacaktım onu. Arkasına koşarcasına.

"İçime akıyor sıcaklığın
Damla damla
Nokta nokta
Dolduruyor
Titretiyor kalbimi... gözlerin
O efendiler ki sonsuzluğu yaratır"

Atlıyorum. Kedi misali, ayak üstüne düşüyorum. Yaralanan yok.

Çok düşünce, acıdır. Çok düşünce, deliliktir. Delilik ne demek? Delilik, aşırı bilgi ve aşırı akıllılık mıdır? İnsan kafasının ilerlemesinin son haddi neresidir? Yola çıkmış bulunuyorum. Henüz erken cevap için.

Kocaman ellerimin içine bakıyorum. Pek de büyük bir gösterişleri yok. Falcı neyi okuyabilecek o zaman bu ellerden? Okunması imkânsız. An be an değişecek çizgiler. Salisede değişecek boyutlar. Beyin gücü, vücutları, mekânları, sonsuz küçüklükteki bir noktada değiştirecek. Çıt çıkarmadan. Çıkarmadan. Vallahi öyle.

"Bu boşluk bize mi ait?
Bilmem ki bu kederler bizim mi?
Hepsi mi, hepsi mi bizim?
Bu acılar, bu yakarışlar
Şüpheler, uykusuz geceler
Acı
Acı
Hep hissetmek herşeyi
Bize mi ait bu tanrılık?
İstemiyorum
İstemiyorum herşeyi bilmek..."

30 Haziran 1976 Üsküp doğumlu Meral Kayın’ın ilk kitabı, nihayet bulduktan sonra da, bir süre yaşıyor içimde. Birkaç gündür elimden düştüğü yok. "Çiçeğin Nefreti", elden bırakılınca nefretini gösteriyor. Hep okunmak istiyor. Hep düşündürmek istiyor.

İstanbul’da yayımlansa da, otuz sekiz sayfalık bu küçücük kitap, batı Rumeli Türk edebiyatının kopmaz bir parçasıdır. Büyük Türk edebiyatının kopmaz bir bütünüdür. Hepsi zaten bizim. Meral Kayın ise, bu toprakların çocuğu olduğu için, sevincimizi daha da artırdı. Meral Kayın’da düşünce var. Düşünceden şiir de doğar, edebiyat da. Meral Kayın’ı düşünceyle eşleştirmek, hiç mi hiç yanlış olmaz. O kuvvetli düşünceden daha çooook şiirler doğacak. Çoooook.

Meral Kayın’ın şiirleri bende bu duygu, düşünce ve sanrıları doğurdu.

Büyük bir gelecek artık başlamıştır.

(19:27) 15.10.1995


(Not: Yazı, "Birlik" gazetesinde 21-Ekim-1995 tarihinde, sayı 4765, Kültür-Sanat sayfasında (s. 8-9) yayımlandı.)

visitors since April 05, 2001.
All materials presented here are copyrighted.
© Oktay Ahmed, 1997-2001. <www.OktayAhmed.com.mk> <Oktay@OktayAhmed.com.mk>

1