KÖKTEN-NÜKLEERCİ YAKLAŞIMIN DAYANILMAZ YANLIŞLARI -2- / PROF. DR. TOLGA YARMAN*
Akdeniz'de nükleer santral olmaz
M
armara Bölgemiz'in güneyinden itibaren, Avrupa'nın Akdeniz Rivierası'nda, nükleer santral yoktur. Aksi ilk örnek, ''Akkuyu'' olacaktır!. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, Türkiye'ye bir nükleer sanral kurulması kararı muhakkak verilmekte ise, yer seçiminin behemahal yeniden değerlendirilmesi gereği vardır. Nükleer santrallar Karadeniz sahillerinde kurulmalıdır.
Kökten-nükleerci üçüncü sav: Ülkemizde nükleer enerji üretimine girişerek, nükleer teknolojiye sahip oluruz. Bu sav da çok bir mana ifade etmiyor. Bakın çünkü, Türkiye örneğin, elli yıldan fazla bir süredir, gayet etkin
''hava yolu işletmeciliği''
yapıyor. Eğer hava yolu işletmeciliği, aviasyon teknolojisinin edinilmesini sağlasaydı, Türkiye bu teknolojide, Dünya'da öndeki sıralarda yer alırdı. Ama böyle değil. İsviçre'den buraya gelirken, Zenith marka bir saat satın alıp, kolunuza takarsanız, saat teknolojisini ülkemize getiriyor olmazsınız. Bir, saat imalat makinesi alıp gelseniz, buraya yine, saat teknolojisini getiriyor olmazsınız. İşletmecilik başkadır, imalat becerisi başkadır, teknolojiyi edinmek başkadır. Demek ki, nükleer santral işletmeciliği, Türkiye'ye nükleer teknolojiyi getirmez, bunun imalat becerisini bile getirmez. Türkiye'ye nükleer enerji üretimi getirmek isteyebilirsiniz. Ancak bu size nükleer teknolojiyi sağlamaz!
KÖKTEN-NÜKLEERCİ DÖRDÜNCÜ SAV
Türkiye nükleer enerjiüretimine girişerek nükleer silah yapabilir. Diğer bir nokta olarak
''ülkemizde nükleer enerji üretiminin, Türkiye'nin atom bombasına sahip olmasının ilk bir adımı olduğu''
yönünde olarak, özellikle asker çevrelerimizin desteğini harekete geçirme hevesiyle ortaya getirilen iddiaya değinmek yerinde olacaktır. Bunun bir aldatmaca olduğu bir yana, Türkiye'nin böylesi, ayrıca köksüz bir maceraya çekilmek istenmesinin bedeli de, her halde gözden kaçırılmayacaktır. (Bakınız, T. Yarman,
''Atom Bombası Masalıyla Türkiye'de Nükleer Santral Tezgâhı''
, Milliyet, 9 Ekim 1997.) Eğer bir an için akla Hindistan ve Pakistan'ın, geçtiğimiz 1998 İlkyazı'nda sergiledikleri tablo getirilmekteyse, gelişmelerden, içinde olduğumuz bölge uzantısında ülkemizin de şöyle ya da böyle etkilenmemesi, tabii, hiç mümkün görünmüyor. (Bakınız T. Yarman,
''Orta Asya'da Nükleer Dehşet, Orta Doğu ve Türkiye''
, Milliyet, 3 Haziran 1998.) Ne ki, zaman efelenme, ya da efelenme sevdalanması geçirme zamanı değil, bilge olma zamanıdır. O açıdan şu hususların derhal anımsanmasında yarar var. Bir defa Türkiye, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması'nı hükumet olarak imzalayan ilk ülkelerden biri olmanın ötesinde, bu anlaşmayı 1981'de TBMM'den geçirerek kendi açısından kesinleştirmiştir. Türkiye, ayrıca geçen yıl (1997), Birleşmiş Milletler bünyesinde, Nükleer Denemeleri Yasaklayan Anlaşma'ya da imza koymuş bulunmaktadır. Kısa deyişle, Türkiye Atom Bombası'nı yapmayacağını, (elinde atom silahı olsa) bunu denemeyeceğini, taahhüt etmiştir. Şu var ki, şimdi olup bitenleri elbette yakından ve fevkalade etkin olarak izlemek zorundadır. Bölgede nükleer silahların uç vermemesi için, gayet aktif, kişiliki roller üstlenmelidir. Nükleer silahlar (bunu artık insanlığın iyice kavramış olması gerekir), kullanılmak için değildir! Hiroşima ve Nagazaki ibretliklerinden sonra, şükür ki etkileri, şu aşamaya kadar, caydırıcılık özelliğiyle sınırlı kalmıştır. Kazara kullanılsalar; bu; ağızdan yel alsın, taraflar açısından yalnızca, hüsran ve felaketten ibaret olacaktır; bir insanlık suçu ve dramı oluşturur. Nükleer silahlanmanın sonunun olmadığının idrakinin (hem de 1970'ler sonrası,
''stratejik silahların sınırlandırılması yönündeki anlaşmalar''
sürecinde yaşanmış olmasına karşın), şimdi içinde olduğumuz evrede, bir nükleer kâbusa, patlamaması yönünde, herkes, her kurum ve her ülke, üstüne düşen gayreti sergilemelidir. Bununsa yolu; elli yıl önce yapılmış
''şu lanetli oyuncakları''
; yoksulluktan çıkılamazken, duçar olunan bölgesel çatışmalar sürecinde, çoluk cocuğun rızkından keserek, keşfedip imal etmekten, geçmiyor.
KÖKTEN-NÜKLEERCİ BEŞİNCİ SAV
Radyoaktif nükleer atıklar, hiç mesele değildir!
''Nükleer atık sorunun hiç bir mesele oluşturmadığına''
, bu arada, yukarıda en önemli ikisini andığım
''nükleer kazaların önemsenmemesi gerektiğin
e
''
dair, her şey bir tarafa, bir defa takım tutar gibi ele alındığı için, objektif, bilimsel bir yaklaşımla katiyen bağdaşmayacak, kökten-nükleerci başka savlar da var. Yersizlikten bunların üzerinde yeterince duramıyorum. Şu kadarını söyleyeyim ki, nükleer santrallerden çıkan radyoaktif atık sorunu, buna ilişkin önemli çalışmalar bulunmakla beraber, henüz daha tam tatminkar (yani, söz konusu hangi nükleer ülkeyse, oranın kamuoyunun kabul edeceği) bir çözüme ulaştırılmış değildir. Mesele yalnız bilim adamları ve teknisyenlerin kabul edecekleri bir çözüm bulmak değildir. Mesele bunu,
''kamuoyuna''
kabul ettirmektir. Demokratik ülkelerde bilim ve teknik, dayatmacı bir yaklaşım geliştiremez. Tam tersine, vücut bulduğu kamuoyunu, ikna sorumluluğundadır. Bunu başaramıyorsa, başka seçenekler oluşturma yükümlülüğünü taşır. Ayrıca hiç bir namuslu bilim adamı; yanmış nükleer yakıtta birikmiş plütonyumu buradan sıyırmazsanız, o zaman 250 000 yıl; yok sıyırırsanız (ki bu işlemin, örneğin ABD'de yıllar önce terkedildiğini yukarıda kaydettiydik), o zamansa yine de 1000 yıl, nükleer kabristanlarda saklamanız gerekecek nükleer atıkların; bu süre zarfında, hiç bir olumsuz gelişme olmaksızın, buralarda sağlıklı biçimde muhafaza altında bulundurulabileceğinin, güvencesini veremez. Olsa olsa,
''öyle olacağını, ortaya konulan önlemler çerçevesinde, kuvvetle ümidettiğini''
ifade eder.
KÖKTEN-NÜKLEERCİ ALTINCI SAV
Nükleer kazalar, özellikle de Çernobil kazası çok fazla önemsenmeye değmez! Bir diğer yandan, bizdeki (bilim adamı terbiyesini özümseyememiş) kökten- nükleercilerin, sorgusuz sualsiz benimsedikleri UAEA (Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı) ve sair, çeşitli ulusların, nükleer çıkarlarını savunma işlevindeki kuruluşların (ayrıca, misyonları bu olduğu için gayet anlaşılır) propagandasından, kendilerini alamayıp, dünyayı sarsan nükleer kazaları, neredeyse arada bir olmalarının faydasını savunabilecek(!) kadar kendilerinden geçerek, küçümseme yaklaşımından geri duramadıklarını, hayretler içinde izliyoruz. Burada maalesef ayrıntıya giremiyorum. Ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Çernobil kazasını, yapıldığını izlediğimiz şekilde, sırf nükleer enerji üretiminin ne kadar
''iyi''
olduğunu, olumsuz herşeye gözünü kapayıp, holiganca savunmak üzere, onca küçümsemek için, gerçekten ya vicdansız ya da işte hasta bir atom fanatiği olmak gerekir. Bakın, Sürekli Halklar Mahkemesi Çernobil Uluslararası Tıp Komisyonu, 1996 Nisanı'nda Viyana'da gerçekleştirdiği duruşma uzantısında hangi karara varıyor: - Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı, keza ulusal atom enerjisi kurumları ve nükleer endüstrinin çıkarları adına bu kurumlara, tasarruf ettikleri paraları veren hükumetler.. Yalanla, baskıyla ve
''ahlaki''
olmayan bir biçimde, para gücünün kullanılmasıyla, nükleer enerji üretiminin, ne pahasına olursa olsun, devam ettirilmesinde israr ettikleri için.. Yenilenebilir alternatif enerji kaykalarının, her çeşidini, ortadan kaldırma girişimini sergiledikleri için.. Nükleer kaza kurbanlarının
''en temel haklarını''
çiğnedikleri, onların çektiği acıları küçümseyip inkâr ettikleri ve onlara tepeden bakma tavırlarını sürdürdükleri için, suçludurlar! Bu yargıyı, hele kökten-nükleerci olup, siyasi bulabilirsiniz. Bana göre şu satırlarda pek çok
''doğru''
olmakla beraber, biliyor musunuz, savınıza yine de memnuniyetle katılırım. Yalnız bir koşulla. Kendinizi de siyasi davranıyor olarak ilan ederseniz, işte bu koşulla... Yaa, yok öyle sözüm ona, saftirik, bir de otorite edalı, bilimsel gerdan kırıtmalarla, ama bal gibi, üstelik en koyusundan, siyasi raspa numaraları!. Şimdi son bir nokta olarak, ilk nükleer santralin kurulması öngörülen Akkuyu Mevkii'ne ilişkin görüşümü dikkatlere getirmek istiyorum.
YA AKKUYU?
Silifke'ye bağlı (Adana'nın yuvarlak yüz kilometre Batısı'ndaki) Akkuyu Mevkii; yirmi yıl kadar önce, yıllar alan ve ulusça övünç duyabileceğimiz çalışmalarla; buraya bir nükleer santal kurulup kurulamayacağına dönük olarak; evveliyetle, stratejik (askeri- açıdan-önceliksel), sismolojik (depremsel), jeolojik (yer-oluşum-bilimsel), v.b. kriterler bazında, birçok aday mevkii arasından seçilmiş; sonra da, dikkate alınması gereken tüm kriterler itibariyle didik didik incelenmiş; en nihayette ise, ilk nükleer santralımızın
''kurulabileceği bir mevki''
olarak benimsenmişti. Gerçekte, en önce, ülkemizin başlıca sanayii yük merkezlerine yakınlığı dolayısıyla, Trakya Karadeniz sahili üzerinde durulmuş; ancak bilhassa (o zaman) Yunanistan'la yaşamakta olduğumuz sorunlar yüzünden, Trakya'dan (stratejik nedenle), vazgeçilmek zorunda kalınmıştı. Türkiye'ye muhakkak bir nükleer santral kurulması kararı siyaseten geliştirilmekteyse (ki şahsen bunun henüz hayli ham olduğunu düşünüyorum), o takdirde, en önce Akkuyu mevkiinin, evvelki çalışmalar ve yakınsama ötesinde, özellikle Adana'da yeni olarak meydana gelen deprem itibariyle, kamuoyu nezdinde,
''sismolojik güvenliğinin''
şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlanması, keza, Akkuyu yakınındaki Ecemiş Fay Hattı'nın aktif olduğuna dair bilimsel savın dikkatle incelenmesi gerekmektedir. Bu husus saklı olarak, Akkuyu mevkiinin, yine de,
''dört önemli sebepten''
dolayı
''en iyi bir mevki''
sayılamayacağını, dikkatlere sunmak isterim. 1. İlk bir sebep, Trakya'nın stratejik sebeple dışarlanmasının, en azından bugün için, kabul edilebilir bir yaklaşım oluşturmadığıdır. Ayrıca, Akkuyu mevkiinin, örneğin, Kıbrıs'ta konuşlandırılabilecek (mutasavver) Rum Füzeleri'ne
''yakın''
olduğu hatırlanmalıdır. 2. İkinci bir sebep Akkuyu'nun, bilhassa Marmara Bölgemiz'de odaklanan başlıca sanayi yük merkezlerine uzak olmasıdır. Böyle olunca, elektrik taşınması sırasında meydana gelen kayıplar artmaktadır. 3. Üçüncü bir sebep tekniktir. Akkuyu'ya kurulması düşünülen nükleer santral, her saniyede, onlarca ton su pompalanarak, soğutulmak durumundadır. Santralın deniz kenarına kurulmak istenmesinin baş sebebi budur. Soğutma suyu ne kadar soğuk olursa, santralın verimi o kadar yüksek olur. Şimdi, Akdeniz'le Karadeniz arasında, yaz kış, kabaca on derece kadar bir sıcaklık farklılığı bulunmaktadır. Söz konusu olgu, nükleer santralın Karadeniz sahilimizde bulunacak bir mevki yerine Akkuyu'ya kurulması durumunda, santral verimini yüzde birkaç kadar düşürür ki, bu, az önce değindiğimiz
''uzaktan iletim kayıplarıyla'
birleşince, İstanbul'a bir ara, elektrik kaynağı olmuş, Silahtarağa santralı kadar bir santral bölümünün heba edilmesi anlamına gelir. 4. Akkuyu'ya bir nükleer santralın kurulmasının, özellikle turistik açıdan ne denli caydırıcı bir etken oluşturacağı da, kesinlikle göz ardı edilemez. Böylesi bir gelişmenin düşmanlarımız, hatta turizmde, komşu rakiplerimiz tarafından bir anti propaganda malzemesi yapılacağı, düşünülmek gerekir. Öyleyse, söz konusu hususun da muhakkak, bugüne kadar olduğundan daha farklı biçimde, o arada her halde, turistler nezdinde yapılacak bilimsel anketlerle değerlendirilmesi zorunludur. Bu çizgiden olarak şu husus önemle belirtilmelidir ki, Akdeniz'e kıyısı olan hiçbir nükleer ülkede, Silifke'nin epey kuzeyine, taa Çanakkalemiz'e kadar çıkan bir kuşak üzerinde (Akdeniz suyu ile soğutulan) hiçbir nükleer santral yoktur. İspanya'da Madrid Bölgesi'ne elektrik sağlayan ve Akdeniz üzerine kurulu dört İspanyol nükleer santrali, keza, Orta İtalya Bölgesi'ne elektrik sağlayan iki İtalyan nükleer santralı bulunmaktadır. Ancak bunların en güneyde olanı, Marmara Bölgemizden daha güneyde değildir. Fransanın Akdeniz sahilinde ise tek bir nükleer santral bulunmamaktadır. Bu çerçevede, ne (eski) Yugoslavyada ne de Yunanistan'da, dolayısıyla bunların Akdeniz sahillerinde nükleer santral bulunmadığı önemle anımsanmalıdır. Demek ki, Marmara Bölgemiz'in güneyinden itibaren, Avrupa'nın Akdeniz Rivierası'nda, nükleer santral yoktur. Aksi ilk örnek,
''Akkuyu''
olacaktır!. İşte bütün bu sebeplerden dolayı, Türkiye'ye bir nükleer santral kurulması kararı muhakkak verilmekte ise, yer seçiminin behemahal yeniden değerlendirilmesi gereği vardır. Türkiye çar na çar bir nükleer kuracaksa, bunun yeri her halde Akdeniz kıyılarımızda değil, sanırım (gerekli araştırmalar saklı olarak) Trakya'nın Karadeniz sahilindedir. ÖZETLE... o Ülkemizde,
''nükleer enerji üretimi''
bugün artık
''teknik bir zorunluluk''
kesinlikle değil,
''siyasi bir tercih konusudur''
.
* Diğer taraftan, ülkemiz nükleer enerji üretimine hiç mi hiç
''hazır''
değildir; ciddi bir hazırlıksa, o da dolu dolu, en az bir on yıl gerektirir.
* Ülkemizde nükleer enerji üretimi, gelişen dünya, özellikle de bölgemiz enerji konjonktürü yanı sıra, bilhassa da hidrolik (su) potansiyelimizin daha yaklaşık yüzde yirmisi ancak değerlendirilebilinmişken, bugün için ayrıca,
''öncelikli''
bir sırada, hiç gösterilemeyecektir.
* Ülkemizdeki uranyum ya da toryum gizillerimizin ulusal bir nükleer stratejiye baz olarak işaret edilmesiyse, hiç inandırıcı değildir. Herşey bir yana, o da (yakıt hammaddesi değil),
''reaktöre konulacak duruma''
getirilmiş
''nükleer yakıt''
; milyarlarca dolarlık nükleer santralın kuruluş masrafları içinde,
''yüzde birlik''
bir yer, ancak tutar. Ayrıca toryum, fisil (doğrudan nükleer enerji üretebilir) değil, fertil (nükleer enerji üretecek maddeyi verebilir) bir maddedir; o nedenle, nükleer enerji üretiminde doğrudan kullanılmaz; fisil olan uranyuma dönüştürülmesi ise, özellikle bizim koşullarımızda, pratikçe imkânsızdır.
*
''Türkiye'nin atom bombası yapmak üzere, nükleer enerji üretimine yönelmesi gerektiği''
de tam bir
''aldatmacadır''
. Bir defa Türkiye,
''Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması''
na en önce imza koymuş ülkelerden biridir. o Başka bir taraftan Akkuyu'nun (Adana'da yeni olarak meydana gelen deprem itibariyle, kamuoyu nezdinde,
''sismolojik güvenliğinin''
şüpheye yer bırakmayacak biçimde kanıtlanması, keza, yakınındaki Ecemiş Fay Hattının aktif olduğuna dair bilimsel savın dikkatle incelenmesi gerektiği hususları saklı olarak), buranın, bugün için artık iyi bir nükleer yer seçimi oluşturmamaktadır. Bir defa, işte,
''sanayi yük merkezine''
uzaktır. Oysa
''askeri strateji''
itibariyle,
''Trakya Bölgemize bir nükleer santral kurulmaması gerektiğine''
dair tez, bugün için geçerli sayılamayacaktır. Demek ki, bir nükleer santral bugün muhakkak kurulacaksa, uygun bir yer, Marmara Bölgemiz'in kuzeyinde, Karadeniz sahilinde aranmalıdır. Ayrıca ve önemle, Akkuyu mevkiine kurulacak bir nükleer santral,
''Türkiye'nin Akdeniz sahilleri radyasyonlu''
gibi (burada sağlıklı bir nükleer enerji üretimi sürecinde), ne kadar yalan olursa olsun, ancak hiç şüphe yok ki, gayet etkin olabilecek bir antipropaganda malzemesine çanak tutacak ve bölge turizmini korkarız, fevkalade olumsuz biçimde etkileyecektir. Akdeniz deniz suyunun sıcak olması da santral termodinamik verimini yüzde birkaç mertebesinde olmakla beraber, yine de ihmal edilmemek gerekecek bir ölçüde, olumsuz etkileyecektir.
* Nükleer enerji hiç şüphe yok ki, genelde gözden düşmüştür. Bize şimdi nükleer santralı, kredisiyle getiren kuruluşlar, bunu önce kendi ülkelerinde sıkışmış oldukları için ve hükumetlerinin desteğiyle yapmaktadırlar. Böylesi bir gelişme, pazarlık gücümüzü arttıracak bir faktör olmakla beraber, yine de kökeninde yatan sebeplerle birlikte değerlendirilmek yerinde olur.
* Diğer bir yandan gerek ABD'de gerekse Avrupa'da, özellikle, Fransa ve Almanya?nın işbirliğiyle, evvelki istenmedik gelişmeleri bertaraf edecek yeni nükleer tasarımlar üzerinde çalışılmaktadır. Türkiye, nükleer çağa adım atma kararını verecekse, bu gelişmeleri herhalde beklemelidir.
* Türkiye'nin, ayrıca söz konusu açıdan, önünde rahat rahat yeterli bir süre bulunmaktadır. Eğer muhakkak olacaksa, nükleer teknolojiye girişmenin zamanlaması gayet önemlidir. Böylesi bir yükü on yıl önce sırtlamış olmakla, mecburiyet tahtında şimdi ya da on yıl sonra sırtlamak arasında, kaynaklarımızı
''doğru''
kullanmamız itibariyle, çok ama çok fark vardır. Kanımca bugün; izleme, araştırma ve mümkün akılcı ulusal seçenekleri çalışıp geliştirme zamanıdır. Arkasında şunca görenek ve birikimi olan bir ülkenin, muhteris ama yararsız, dahası kof, kıt kanaat imkânlarımızı, ehliyet ve akılcılık çizgisinden alabildiğine uzak, plase etmeye kalktığı için, düpedüz günah sayılacak, maceracı yaklaşımlarla, gönül eğlendirmeye yönelmesini, açık söyleyeyim, hazin bulmamak mümkün değildir. Meydan verilmekte olan zarardan (şunca görenek ve birikimi olan bu ülkede, her şey bir yana, bir defa sırf bu sebeple), dönebileceğimize, yürekten güveniyoruz.
BİTTİ
*
Nükleer Mühendis Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komitesi ve eski Danışma Kurulu Üyesi
,
Haziran 1998