AKKUYU
NÜKLEER SANTRAL
PROJESİ:
SORULAR VE CEVAPLAR...
ARİF KÜNAR Tolga Ciloglu
Arif Künar Elektrik Mühendisi Elektrik Mühendisleri Odası Nükleer
Enerji Komisyonu Üyesi
01 Aralık 1999
İÇİNDEKİLER:
1) DÜNYA NÜKLEER ENERJİDEN VAZGEÇİYOR. AKKUYU NÜKLEER SANTRALI NA
TEKLİF VEREN ÜLKELERDE EN SON DURUM NEDİR?
2) NÜKLEER ENERJİ, İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ UCUZ MU?
3) YAŞANAN YÜZLERCE KAZA VE GERÇEK RİSK ORANLARI, NÜKLEERCİLERİN
TEORİK HESAPLARINA UYUYOR MU?
4) NORMAL İŞLETME SIRASINDA SANTRAL CİVARINA YAYILAN VE KAZALARLA
ÇEVREYE SIZAN RADYASYON ZARARSIZ MI? 50 YILDIR NÜKLEER ATIK SORUNU
HALA ÇÖZÜMLENEMEDİ.
5) İKİTELLİ ÖRNEĞİNDE OLDUĞU GİBİ, NÜKLEER SANTRALI OLMADAN BİLE
RADYASYON KAZASI YAŞAYAN VE 17 AGUSTOS DEPREMİNDE YAŞADIĞIMIZ ÜZERE,
FELAKETLERE HAZIRLIKSIZ OLAN BİR ÜLKEDE; ECEMİŞ FAY HATTI YAKININA,
AKKUYU NÜKLEER SANTRALI KURULABİLİR Mİ?
6) TÜRKİYE, NEDEN 35 YILDIR ISRARLA NÜKLEER SANTRAL PEŞİNDE
KOŞ(TURUL)UYOR?
7) TÜRKİYE DE ENERJİ KRİZİ YOK, ENERJİ YÖNETİMİ KRİZİ VAR. KARANLIK
KAPIMIZDA MI YOKSA KAFALARIMIZDA MI?
8) TÜRKİYE; ENERJİ BAKANLIĞI, TEAŞ, TAEK NÜKLEER SANTRAL PROJELERİNE
HAZIR MI?
9) TÜRKİYE NİN NÜKLEER ENERJİYE GERÇEKTEN İHTİYACI VAR MI?
10) ÜLKEMİZDE YANLIŞ BİR ENERJİ VE SANAYİLEŞME POLİTİKASI İZLENİYOR.
11) PEKİ! NEDEN AKKUYU?
12) ÇED YÖNETMELİĞİ AKKUYU YA UYGULANMIYOR. UYULMASI GEREKEN
ULUSAL/ULUSLARARASI ANLAŞMALAR DİKKATE ALINMIYOR.
13) SAĞDUYULU YURTTAŞLAR VE AKKUYU LU KÖYLÜLER, 1978 DEN BERİ ATOM
SANTRALINA HAYIR DİYOR.
=======================================================================
1) DÜNYA NÜKLEER ENERJİDEN VAZGEÇİYOR. AKKUYU NÜKLEER SANTRALİ NE
TEKLİF VEREN ÜLKELERDE EN SON DURUM NEDİR?
50 yıl önce, sayaçsız, bedava elektrik , sonsuz elektrik olarak lanse
edilen ve bütün dünyayı kaplayacağı varsayılan nükleer santrallerden,
bugün hızlı bir kaçış vardır.1974 yılında Uluslararası Atom Enerjisi
Ajansı nın (IAEA) hazırladığı bir rapora göre; 2000 yılında dünyada
4500 adet nükleer santral olacaktı. Oysa 1999 yılı sonu itibariyle,
434 adet işletmede olan ve 36 adet de, birçoğu neredeyse 15-25 yıldır
yapımı devam eden nükleer santralı toplarsak; en fazla 470 adet
santral olacaktır. G ö rülüyor ki, nükleer sektör ile nükleer enerji
taraftarları için, tam 10 misli bir yanılgı ve büyük bir hayal
kırıklığı olmuştur. Hayatını nükleer santral kurmaya adamış olan TAEK
Eski Başkanı ve aynı zamanda ihale şartnamesini hazırlayanlardan
merhum Prof Dr. Nejat Aybers in, 34 yıl önce yazdığı bilimsel
öngörüsüne göre; Netice olarak hangi şekilde olursa olsun, 1977
senesinden itibaren kendini gösterecek enerji açığımızı, nükleer
santral kurmak suretiyle kapatmak lüzumu hasıl olacaktır (Türkiye de
Ge nel Enerji Tüketimi ve Nükleer Enerji, EİEİ Yayınları, 1966). 1977
yi çoktan geride bıraktık, 2000 e giriyoruz, nükleer santralımız yok
ve henüz karanlıkta değiliz. Karanlıkta kalacağız korkutmalarıyla,
nükleer santralleri zorunlu ve tek çözüm olarak su n an
akademisyenlerin, teknokratların ve politikacıların ne kadar
yanıldıkları ortadadır. Maalesef bu nükleer kafalar , 35 yıl önce
başladıkları bu inatlarından vazgeçmediler. Hala kamuoyunu korkutmaya,
yanıltmaya ve dünyanın terk ettiği bu köhne nüklee r santralleri
pazarlamaya devam ediyorlar. Nükleer sektörde yaşanan bu büyük
yanılgının ve fiyaskonun nedenlerine gelince; ekonomik olarak tam bir
başarısızlık yaşanması, atıkların nasıl bertaraf edileceğinin hala
çözümsüz olması ve birçok ülkenin başına çok büyük belalar açması,
normal işletme anında bile çevreye sızan ve işletmede çalışanlara da
zarar veren radyasyon yayılımı, sıkça yaşanan ve milyonlarca kişiyi
etkileyen nükleer kazalar, nükleer silahlanmayı ve uluslararası
tehditleri artırması, uran y um yakıtı işletmeciliğinin sorunları ve
2050 li yıllarda tükenecek olması, nükleer enerjiye karşı gelişen
yurttaşlık bilinci ve kararlılığı, yeni, alternatif, temiz enerji
kaynaklarının gelişmesi, enerji verimliliği, enerjinin etkin kullanımı
ve tasarrufu yaklaşımlarının yaygınlaşması gibi birçok konuyu
sayabiliriz. Nükleer santrallere sahip olan ve halen kullanan ülkeler,
yukarıdaki nedenlerden dolayı artık nükleer enerjiden vazgeçmiş, hatta
bazılarını ekonomik ömrü tamamlanmadan kapatma yoluna gitmişlerdir.
Hızla yenilenebilir, alternatif enerji kaynaklarına, enerji
verimliliğine, enerjinin etkin ve doğru kullanımına, tasarrufuna, az
enerji kullanan yeni üretim teknolojilerine yönelmişlerdir. Kraldan
çok kralcı olan ve artık dünyanın terk ettiği köhne nükleer
santralleri, ülkemizde pazarlamaya çalışan nükleerci akademisyenlere,
politikacılara, bürokrat ve teknokratlara şu soruları sormak
istiyoruz: Peki nükleer santraller sizin iddia ettiğiniz kadar
çevreci, temiz, risksiz, ucuz, sorunsuz, tehlikesiz ise, niye bize
bunları satmaya çalışan ABD de 1978 yılından, Almanya da 1982
yılından, Kanada da 1975 yılından itibaren yeni bir nükleer santral
siparişi yok? Ülkemizdeki nükleerci zevatın göz bebeği olan Fransa
ise, 1997 yılından itibaren 2010 yılına kadar nükleer programını
askıya aldı. Geçtiğimiz Eylül ayında, Yeşillerin Çevre Bakanı
Dominique Voynet tarafından, Fransa tarihinde ilk kez, Carnet Nükleer
Santrali nin yapımı durduruldu. Birkaç yıl önce gizlenen ve ortaya
yeni çıkarılan Monju ve en son Eylül 1999 da yaşanan Japonya nın en
büyük nükleer kazası olan Tokaimura kazaları nedeniyle, Japonya halkı
da nükleer santrallere karşı çıkmaya başladı. J aponya da daha
önceleri de,1996 yılında Maki kasabasına yapılmak istenen nükleer
santral için, referandumda halk hayır demişti. Kanada da, 1997 yılında
21 adet CANDU nükleer santralından 7 si, ABD li ve Kanada lı
uzmanlarca yapılan denetimlerde yetersiz, tehlikeli ve yönetim hatası
bulunduğu için kapatıldı ( Bu raporun çevirisi TEAŞ Nükleer Santraller
Dairesi nde mevcuttur). Eğer kendi nükleer teknolojisini geliştiren
bir ülke, kendi ülkesine artık nükleer santral yapamıyor ve var
olanları sağlıklı olarak işletemiyorsa, nasıl olur da bizim gibi bir
ülkeye nükleer santral satıp, garanti verebiliyor? Yalnızc a ABD
de116, Kanada da 10 nükleer santral siparişinden vazgeçildi. Avusturya
da yapımı 1978 yılında biten Zwentendorf Nükleer Santralı, referandum
sonucu hiç çalıştırılmadan kapatıldı. Filipinler de Marcos zamanında
bitirilen Bataan Nükleer Santral i, yapılan binlerce mühendislik
hatası ve güvenlik nedeniyle işletmeye alınmadı. Brezilya ise, yapımı
bitmekte olan 2.santralından ve 1.1 milyar dolar harcadığı 3. nükleer
santralından vazgeçti. İsveç , 1980 yılında yapılan referandum
sonucunda 2010 yılında, elektriğinin %46 sını elde ettiği tüm nükleer
santrallerini kapatma kararı aldı ve bu yıl ilk santralını sökmeye
başlayacak . İtalya, 1987 de yapılan referandum sonucu, nükleer
enerjiden vazgeçti ve nükleer santrallerini kapattı . Rusya , hala
etkileri devam eden Çernobil faciasından sonra, daha önce planladığı
onlarca santral projesini iptal etti. Çin , daha önce sipariş verdiği
tüm nükleer santrallerini, Nisan 1999 da askıya aldı. Endonezya,
Tayland ve Vietnam gibi Asya Kaplanları, nükleer planlarını terk
ettiler. Vazgeçen diğer ülkeler ise şunlar; Küba, Portekiz, İrlanda,
Lüksemburg, Danimarka, Yunanistan, İspanya, Finlandiya, Belçika,
İsviçre, Hollanda, İngiltere, Danimarka, İskoçya, Yeni Zelanda ...
Nükleer Enerji Ajansı nın 1997 yılında yayınladığı Nükleer Enerji
Verileri kitapçığına göre, mevcut ve bir türlü bitirilemeyen nükleer
santraller dışında, dünyada en son planlanan 31 adet nükleer
santralden 20 si Japonya, 8 i G.Kore, 1 i, Macaristan ve 2 si Türkiye
olarak gözüküyordu. Japonya, Eylül 1999 da meydana gelen Tokaimura
kazasından sonra, yapımı süren 2 adet dışında, 20 adet santral
planından vazgeçmek zorunda kaldı. Aynı şekilde Ekim 1999 da G.Kore
nin Wolsung Nükleer Santrali nde de, Japonya dakine benzer bir kaza
yaşanınca, G.Kore de şimdilik bekleme sürecine girdi. Nükleer
endüstrinin, lobilerin gözü, kulağı ve eli, yalnızca ülkemize
odaklanmış durumda. Hemen hemen her konuda; demokrasi, insan hakları,
eskimiş, zararlı, kirli teknolojiler vb. konularında çifte standart
uygulayan batılı ülkeler; kendi h a lkına reva görmedikleri nükleer
santral konusunda da, batmakta olan nükleer sektörlerini kurtarmak
için, bizim gibi ülkeleri pazar olarak kullanıyorlar.
2) NÜKLEER ENERJİ, İDDİA EDİLDİĞİ GİBİ UCUZ MU?
50 yılda selamet değil, lanet
olduğu artık iyice anlaşılan ve resmen de kabul edilen nükleer
santraller, risklerini, radyasyon ve atık problemlerini, telafi
edilemeyen kazalarını bir yana bırakırsak; dünyanın en pahalı, hatta
gelişmekte olan ülkeleri batıran bir enerji tercihidir. Dünyanın en
borçlu 8. ü lkesi olan Türkiye, aynı yolu bizden önce deneyen ve
nükleer enerjiye kucak açtırılan en borçlu diğer ülkeler (Meksika,
Çin, Hindistan, G.Kore, Brezilya, Arjantin, Rusya) gibi, iflas etmeye
doğru adım adım gidiyor. Teorik olarak, kağıt üstünde hesaplanan ve
tekliflerde hep düşük gösterilen nükleer enerji birim fiyatları,
hiçbir zaman gerçekleşmemiştir. Zaten ilk yatırım ve normal işletim
maliyetleri çok yüksek olan nükleer santraller, 30-35 yıllık ekonomik
ömürleri boyunca sıkça karşılaşılan kazalar, d e vre dışı kalmalar,
bakımlar ve onarımlar nedeniyle; çok pahalıya enerji üretirler. Bu
birim fiyatlara, hiç hesaba katılmayan; santralın sökümünü,
kapatılmasını, kontrol altında tutulmasını ve bir de hala çözümsüz
olan atıkların yok edilme masraflarını kat a rsak, ortaya korkunç
rakamlar çıkmaktadır. Dünyanın en saygın ekonomi dergilerinden FORBES
in Şubat 1985 sayısında yayınlanan Nükleer Çılgınlık başlıklı kapak
yazısında ; ABD nükleer güç programındaki başarısızlık, ABD iş
dünyasındaki en büyük işl etmecilik felaketidir. denilmektedir.
Nükleer enerji maliyetleri konusunda önde gelen bir otorite olan ve
ABD de Enerji Bakanlığı na danışmanlık yapan, Başkan Bill Clinton un
en deneyimli nükleer enerji ekonomisti olarak adlandırdığı C.
Komanoff; 1968 ve 1990 yılları arasında ABD deki nükleer enerji
üretimi üzerine geniş bir araştırma yaptı. Ticari nükleer üretim
hakkında yeterli verilerin olduğu bu yıllar arasında, nükleer
enerjinin Kw/saat maliyeti: 7.2 sent çıktı ( Fiscal Fission. The
Economic Failer o f Nuclear Power, Komanoff Energy Associates, 1992 ).
Bizim nükleer kafaların iddia ettiği gibi, birim maliyetler hiç te 3-4
sent değildir. Bu maliyetlere, atıkların saklanması için harcanacak
yüksek meblağlar dahil değildir. Asla hesaplanamayacak olan b ir başka
bedel ise, herhangi bir nükleer kaza sonrası ortaya çıkan, çıkacak
olan toplumsal, çevresel maliyettir. Ancak teorik hesaplamalarda ve
Akkuyu Nükleer Santralı tekliflerinde önerilen Kw/saat maliyet ise,
hala: 2.5-3.5 sent olarak gözükmektedir. Oy s a, şu anda doğalgazın ve
rüzgar enerjisinin Kw/saat maliyetleri: 4 sentler civarındadır.
Özellikle rüzgar enerjisinin maliyetleri giderek daha da düşmektedir.
İngiltere de de yapılan araştırmalarda, nükleer enerjinin gerçek
maliyetlerinin saklandığı, aslında kamuoyuna deklere edilenden çok
daha yüksek olduğu kabul edilmiştir. İngiltere Bağımsız Elektrik
Üreticileri Başkanı David Porter in açıklamasına göre; Nükleer
santralden elde edilen elektriğin fiyatının yüksek olduğu ortaya
çıktıktan sonra ve Londra Belediyesi nin sektörün bu kısmının
özelleştirilmesine sırtını dönmesinden sonra, Enerji Bakanlığı nükleer
santralleri yaşatabilmek için subvansiye etmeye karar verdi. ( Modern
Power Systems Journal, July 1992). ABD, İngiltere ve diğer bütün batı
ülkelerinden sonra, nükleercilerin gözbebeği olan Fransa da da, gerçek
maliyetler artık tartışılmaya başlandı ve Fransa da 2003 yılında yeni
bir doğalgaz güç santralının, nükleer santralden çok daha ucuza
elektrik üreteceği şimdiden kabul edildi. Yaptığı nüklee r
denemeleriyle, Avrupa ya ve ABD ye kafa tutan ve bir devlet politikası
olarak bugüne kadar sorgusuz sualsiz devam eden nükleer enerji
politikası, Fransa nın dış borcunu artırmış (yalnızca EdF in nükleer
santrallerden kaynaklı olarak borcu, 30 milyar dola r a ulaşmıştır) ve
gelecekte bu politikaların bedelini tüm ülkenin ödeyeceği artık
görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Fransa, yeni siparişlerini ve
yatırımlarını 1997 yılında durdurmuştur. Nükleer santrallerin, 1970 li
yıllarda 500-800 Milyon Dolar olan ilk yatırım maliyetleri, 1999 larda
4-5 Milyar Dolarlara çıkmıştır. Bunun önemli bir nedeni, yasal
onayların, mevzuatların, lisanslamanın daha da zorlaşması ve halkın
tepkilerinin giderek artması sonucu, 14-25 yıl yapımı süren nükleer
santral maliyetlerinin katlanmasıdır. Ayrıca, yaşanan yüzlerce ciddi
kazadan sonra, nükleer santral güvenliğini daha da artırmak için,
ekstra masraflar yapılması da, maliyetleri korkunç artırmıştır. TEK
Nükleer Santraller Dairesi eski Başkanı Güngör Bozkurt, Akkuyu Nükleer
Sant r ali ne verilen fiyat tekliflerinin gerçekçi olmadığını iddia
ediyor; Kw i, 2.5 sente dünyanın hiçbirinde verilememektedir ve keşif
bedeliyle elektrik üreten nükleer santral çıkmamıştır. Benim
çalıştığım Amerika daki nükleer santralden örnek vereyim. Amerika da
enflasyon yoktu, 1983 ve 1984 te, 500 000 dolarlık ilk keşif yaptık,
3.2 milyar dolar harcandı ve işletmeye açılmamış durumda. Amerika da
2-3 tane nükleer santral için 10 milyar dolar harcadılar, sonra
kömüre, doğalgaza çevirdiler. ( Gü ngör Bozkurt un İTÜ Yüksek
Mühendisler Birliği tarafından, 1998 yılında Ankara da düzenlenen
Nükleer Enerji Paneli nde yaptığı konuşmasının bant çözüm notları ).
Bu gerçek ve güvenli santral maliyetleri konusunda, CANDU
reaktörlerinin tasarımında 12 yıl kontrol mühendisi olarak çalışmış
olan Ateşan Aybers, ülkemiz için çok çarpıcı ve dikkat çekici
uyarılarda bulunuyor; Ancak, sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi
güvenlik sistemlerinin gereği ve yapım harcamaları astronomik
rakamlara yükseltecektir. Bu gizli ve gerekli maliyetlerin göz ardı
edilmemesi gerekir. Kamuoyunu tatmin edecek ölçülerde güvenceli bir
nükleer reaktörün inşa edilmesi ve operasyonu olağanüstü masraflar
içerir. ( Türkiye nin Nükleer Enerji Gerçeği Hangi Boyutta, Yeni
Yüzyıl Gazetes i, 18 Ağustos 1996 ). ABD Nükleer Denetim Komisyonu (
NCR ) tarafından yayınlanan bir rapora göre ( NUREG -0586, S.15 ) ;
1000 Mw lık bir nükleer santralın sökülme maliyeti 200 milyon dolar
olarak hesaplanmıştır. Buna, sökülme sonucu ortaya çıkan 18 000
metreküp radyoaktif yakıt ve malzemenin çevreden yalıtım gideri olan
500-700 milyon dolar eklenir ve reaktörde bir kaza olmadığı kabul
edilirse, bir reaktörün 25-30 yıl sonra emekliye ayrılma bedeli; iddia
edildiği gibi reaktör maliyetinin10 da 1 i değ i l, en az ¼ ü olacağı,
yani günümüzde 1 milyar dolar civarında olacağı ortaya çıkmıştır (
Enerji Politikası ve Nükleer Santraller Raporu, Elektrik Mühendisleri
Odası, Haziran 1997 ). 105 milyar dolar dış borcu olan Türkiye ye,
tanesi 4-5 milyar dolardan 10 adet nükleer santral satılması
planlanmıştır. Dış borcumuzu en aza yarı yarıya artıracak olan ve
Çernobil gibi olası bir Akkuyu Nükleer Santral kazasında, ülkenin
altından asla kalkamayacağı çok bir ağır maddi yük getirecek olan bu
maceradan acilen vazgeç ilmelidir.
3) YAŞANAN YÜZLERCE KAZA VE GERÇEK RİSK ORANLARI, NÜKLEERCİLERİN
HESAPLAMALARINA UYUYOR MU?
Nükleer sektörün ve nükleerci akademisyenlerin hep yanıltıcı sonuç
veren ve bir türlü gerçekleşmeyen bilimsel öngörülerinden, kaza ve
risk istatistikleri de payını almıştır. Örneğin, bir akademisyenden
çok, nükleer lobilerinin sözcüsü gibi davranan Hacettepe Nükleer
Enerji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. Osman Kemal
Kadiroğlu nun iddiasına göre; Bu tür yapılan analizler sonunda, bir
nükleer santralın korunun ergimesi ve çevreye radyasyon salması, yolda
yürüyen bir insanın başına meteor düşme olasılığından biraz daha
fazladır. ( Türkiye ye nükleer teknoloji girmelidir, EMO Dergisi, sayı
401,1997). Benzer birçok akademisyenin ve nükleer kafanın , çok zekice
geliştirmiş oldukları bir başka argüman da; Uçak düşüyor diye uçağa
binmeyelim mi ya da arabalar kaza yapıyor arabaya binmeyelim mi?
benzetmesidir. Öncelikle insanlar uçağa ya da arabaya, tüm risklerini
bilerek ve bunu zaten kabul e derek biniyorlar. Ayrıca, dünyadaki tüm
sigorta şirketleri uçak ve araç yolcularını sigortalıyor, ama nükleer
felaket sonucundaki mağdurları sigortalamıyor. Ayrıca bir uçak
kazasında, maksimum olarak uçaktaki yolcu sayısı kadar bir maddi ve
manevi kayıp g e rçekleşebilir. Oysa bir nükleer santral kazasında
ise; santralın civarında yaşayan binlerce insandan tutun da, binlerce
kilometre uzaklıktaki başka ülkelerde yaşayan milyonlarca insana
kadar, yaşayan tüm canlılar, toprak ve hava etkilenir. Hem de binlerce
yıl etkisi devam edecek olan radyasyon da cabası. Kerametleri
kendilerinden menkul nükleer kafaların , sürekli olarak elma ile
armudu birbirine karıştırıp, olguları bu kadar basite indirgeyip,
kazaların asıl boyutlarını gizlemeye çalışmaları, yaşanan fela
ketlerin boyutlarını, trajedileri maalesef azaltmamıştır.
Nükleer lobilerin iddia ettikleri gibi dünyada yalnızca 3 adet nükleer
santral kazası yaşanmadı. En vahimleri olan ve kamuoyuna açıklanmak
zorunda kalınan 1957 Windscale (İngiltere), 1979 Three Mile Island
(ABD) ve 1986 Çernobil (Rusya) felaketi dışında, her an Çernobil
felaketine dönüşebilecek büyüklükte yüzlerce kaza yaşadı dünyamız.
Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç ın aktardığına göre; Sadece ABD
de bugüne kadar Nükleer Denetleme Komi syonu nun ( NCR ) kayıtlarına
göre, felakete yol açabilecek derecede 169 kaza olmuştur. Japonya da
1992 yılında tam 20 tane önemli kaza rapor edilmiştir. 1992 yılında
Rusya, uluslar arası kuruluşlara 205 kaza rapor etmek mecburiyetinde
kalmıştır. (Küresel Boyutlarıyla Nükleer Enerji, Elektrik Mühendisliği
Dergisi, Sayı: 401,1977 ). İngiltere de ise gizlenen ve yeni ortaya
çıkarılan 17 ciddi nükleer kaza yaşanmıştır (Nükleer Güvenlik
Skandalı, TODAY Gazetesi, 14 Eylül 1995). En son 30 Eylül 1999 günü
Japon ya nın Tokaimura Nükleer Santrali nde meydana gelen ve yine
dünyanın yüreğini ağzına getiren kazada, 49 işçi yüksek radyasyon
alarak tedavi altına alındı. Santral civarında yaşayan 310 bin kişi
evlerinden dışarı çıkarılmadı, 10 kilometrelik bölge yasak al a n ilan
edildi. Radyasyon oranı normalin 15 bin katına çıktı ( Nükleer panik,
Sabah Gazetesi, 1 Ekim 1999 ). Modern, güvenilir yüksek teknolojilere
sahip, çalışkanlıkları ve sorumluluklarıyla ünlü Japonlar bile, baştan
savma işletme anlayışına sahip olduk l arını itiraf ettiler. Santralın
yetkilisi Hideki Motoki; Son 4 yılda kurallara aykırı şeyler yapıldı.
itirafında bulundu ve kaza ile ilgili yapılan araştırmalar sonucunda,
tesisteki işçilerin ve yetkililerin eğitimlerinin, deneyimlerinin iyi
olmadığı ortaya çıktı.(Onlar da Bozuldu, Radikal Gazetesi, 4 Ekim
1999). Bu kazadan 5 gün sonra, Güney Kore de Wolsung Nükleer Santrali
nde benzer bir kaza meydana geldi ve resmi açıklamaya göre, 22 kişi
yüksek radyasyona maruz kaldı (Kore de de nükleer kaza, Milliye t
Gazetesi, 6 Ekim 1999). İngiltere deki Windscale Nükleer Kazası nın
boyutları tam olarak açıklanmadı ve tam 25 yıl sonra kaza olduğu
ortaya çıkarıldı. ABD de meydana gelen TMI kazasında ise, yaklaşık 2
gün içinde 900 bin kişi tahliye edildi ve yaklaşık maliyeti şimdilik
1milyar doları buldu. Çernobil felaketi ise hala hafızalardan çıkmadı.
Nükleercilerin iddialarının aksine, kaza anında doğrudan ölen 31 kişi
dışında, binlerce kişi aldıkları yüksek dozdaki radyasyon sonucu
geçmiş yıllar içinde öldü ve gelecek nesiller boyu ölmeye, sakat
kalmaya devam edeceklerdir. 1992 de Rio de Janerio daki Dünya
Zirvesinde, Ukrayna Çevre Bakanı Dr. Yuri Scherbak, ülkesinde 1986
yılında meydana gelen Çernobil felaketi sonucunda 6000 kişinin öldüğü
ve ölü sayısının 40.000 e varacağını, ayrıca yüz binlerce insanın da
kansere yakalanacağını söylemiştir. Ukrayna ve Rusya dışında, başta
Türkiye ve Kuzey Avrupa olmak üzere milyonlarca insan, hayvan ve
toprak kirlendi, etkilendi. Dünyadaki ekonomi otoriteleri tarafından,
hesapla n an mevcut zarar ve gelecek nesillere maliyeti; 352 milyar
dolar olarak belirtilmiştir.
Nükleer santral kazaları kaçınılmazdır. Çünkü çok karmaşık ve
birbirleriyle sıkı bağlantılı ve eşlenik bir milyon civarında irili
ufaklı; elektronik, mekanik, pnömatik, elektromekanik modülden oluşan
bilgisayar kontrollü bir işletim sistemine sahip nükleer santrallerde,
en ufak bir modülde meydana gelebilecek aksaklıkta ve arızada, ona
bağlı başka sistemlerin devre dışı kalması, aynı zamanda da
kestirilemeyen birçok cidd i zincirleme aksaklığın ortaya çıkması
muhtemeldir. Bu tür kazalar giderek daha sık meydana gelmektedir.
Sistem; ne kadar karmaşık ve yüksek teknolojiyle üretilmişse, risk ve
kaza oranı da o kadar artar. Bir çelişki gibi görünen bu olguya en iyi
örnek, 1986 yılında Çernobil felaketinin olduğu yıl, NASA da 50 binden
fazla uzmanın yıllarca üzerinde çalışıp ürettiği ve tekrarlamalı
olarak, dünyanın en gelişmiş bilgisayarları-test cihazları tarafından
kontrol edilen Challenger Uzay Mekiği, fırlatılışından birk aç saniye
sonra içindeki 7 kişi ile havada patladı. Keza hepimizin göz bebeği
olan ve Fransa daki en son ileri teknoloji ile üretilen TÜRK-SAT
Uydusu, 1994 yılında canlı yayında fırlatılışından hemen sonra infilak
etti. Tabi ki bir kulp hemen bulundu ve he r ikisi için de; teknik bir
arıza olduğu söylendi. Peki bize satılmaya çalışılan bu en gelişmiş ve
güvenli nükleer santrallerin; teknik bir arıza yapmayacağının veya
TMI, Çernobil, Tokaimura Nükleer Santrallerinde yaşandığı gibi insan
hatalarından kaynaklı kaza yapmayacağının garantisini, güvencesini kim
verebilir, hele de çöpü patlayıp 38 kişinin öldüğü bir ülkede?
Burada sözü fazla uzatmadan, atom bombasını gerçekleştirenlerden ve
hidrojen bombasının babası olarak kabul edilen Prof. Dr. Edward Teller
e bırakıyoruz; Ciddi bir nükleer aksilik olasılığı gerçektir. Bir
aksilik durumunda meydana gelecek hasar ise sonsuzdur ( Aktaran
Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayretin Kılıç, a.g.y. ).
4) NORMAL İŞLETME SIRASINDA SANTRAL CİVARINDA YAYILAN VE KAZALARLA
ÇEVREYE SIZAN RADYASYON ZARARSIZ MI? 50 YILDIR NÜKLEER ATIK SORUNU
HALA ÇÖZÜMLENEMEDİ.
Geçen yüzyılın başından bugüne, canlılara zarar vermeyeceği iddia
edilen radyasyon eşik değeri, yaklaşık 1000 misli oranda
düşürülmüştür. Bir nükleer santralın normal çalışması esnasında
çevreye yaydığı veya kaza sonucu ortaya çıkan radyasyon, canlılara
besin ya da soluma yoluyla geçer. Bu radyasyonlar, canlı hücreleri
meydana getiren atomları ve molekülleri iyonize ederek yapılarını
bozar. Ayrıca, hücre bölünmelerini ko n trol eden DNA ların kimyasal
yapısını bozarak, hücrelerin normal olarak ikiye bölüneceğini yerde,
çılgınca milyonlarca birbirinin eşi bozulmuş, programsızlaşmış hücreye
bölünerek üremesine ve giderek kansere neden olurlar. Kansere yol
açmasının yanı sıra r adyasyon, bir canlının kalıtımsal yapısında ani
değişikler olan genetik mutasyonlara da neden olur. Yapılan son
araştırmalara göre, düşük dozda radyasyonun da, tahminlerin aksine,
insan vücuduna zararlı olduğu bulunmuştur. Nükleer santrallerin
civarında yaşayanlarda görülen kanser vakalarındaki yüzde 400 lük
artış, genetik mutasyonlar sonucu normal olmayan doğumlar, yaygın
lösemi hastalıkları bunun bir bilimsel kanıtı olarak gösterilmiştir
(Aktaran Nükleer Fizikçi Prof. Dr. Hayrettin Kılıç, EMO Dergisi, sayı
401, 1977). Örneğin, İngiliz Hükümet Yetkilileri, Ingiltere deki
Sellafield Santrali nde (eski adı Windscale olan bu santral, 1957 de
yaşanan nükleer felaketten sonra adı değiştirilerek, kamuoyundaki kötü
imajı silinmeye çalışılmıştır) çalışanlara, çocuklarında görülen
yüksek lösemi oranları ile ilgili araştırma sonuçları ışığında, çocuk
yapmamalarını tavsiye etmiştir (British Medical Journal 17, 1990, p.
423). 1991 de ABD deki Oak Ridge Ulusal Laboratuarları nda çalışanlar
üzerinde yapılan incelemelerden sonra, lösemiden ölüm oranlarının
beklenenden %63 fazla olduğu saptanmıştır (Journal of American Medical
Association, Volume 265, No:11, 1991, p.1397). ABD de 1993 yılında
yayınlanan Güneydoğu Massachusetts Sağlık Raporu na göre, Pilgrim
Nükleer S antrali nin yaydığı radyasyona maruz kalanlar, bu emisyona
daha az oranda maruz kalanlardan 4 kat daha fazla lösemi riski
taşımaktadır. Ocak 1999 da British Medical Journal da yayınlanan bir
makalede, Fransa nın Kuzeyindeki La Hague Superphenix nükleer
santralinin civarındaki sahillerde oynamaya giden ya da deniz ürünleri
yiyen çocukların lösemiye yakalanmasının, diğerleriyle kıyaslandığında
daha büyük bir olasılık olduğu belirtiliyordu. Fransız kamuoyu,
medyanın konuya ilgi göstermesiyle, bu sorundan hab e rdar oldu. 11
yaşındaki bu Süperphenix santrali; Fransa da ; tehlikeli bir beyaz fil
olarak adlandırılıyor ve Fransız Sayıştayı na göre, santralin geçen
yıl ki maliyeti ise 60 milyar frank ( Financial Times ). Nükleer
santrallerden radyasyon sızmasının kaçınılmaz olduğunu teyit eden,
Boğaziçi Üniversitesi Nükleer Mühendislik Anabilim Dalı Başkanı Prof.
Dr. Vural Altın a göre; Reaktörleri soğutan suya radyasyon karışması
mümkün. Soğutma suyu reaktör içinde dönüp durdukça radyasyon
biriktirir. Bunun, dışarı sızmaması gerekir. Halbuki her sanayi
tesiste kaza olasılığı vardır. Nükleer reaktörlerin de ufak tefek kaza
sonucu radyasyon sızdırması, çevre sağlık sorunlarına neden olması
kaçınılmazdır. Nitekim bunun bir çok örneği var. En gelişmiş
ülkelerdekiler d e dahil olmak üzere yüzlerce santralde bugüne kadar
sızıntı oldu. Nükleer endüstri bu kazaları saklamaya çalıştı.
Saklayamadıklarını yalanladı. Çünkü dünya kamuoyu, 1960 lardan
itibaren nükleer silahlar karşısında dehşete kapıldıkça, radyasyonun
zararları anlaşıldıkça, nükleer santrale karşı güvensizlik duymaya
başladı. Nükleer endüstri kendini savunmaya çalışırken, nükleer
teknolojiyi sanki kazalardan arınmış gibi gösterdi. , Radyoaktif
atıklar sorunu bizlere, gelecek kuşaklara karşı sorumluluk yükleye n
ciddi bir sorun. Oysa bu konu adeta hiç tartışılmıyor ( Nükleer, nasıl
bir seçenek? Milliyet Gazetesi, 13.04.1998 ). Ortalama gücü 1000 Mw
olan bir nükleer santral, yaklaşık 27 ton yüksek düzeyli, 250 ton orta
düzeyli, 450 ton düşük düzeyli atık üretir. Bu atıklar ve tükenmiş
yakıt çubukları,10-20 yıl reaktörün içindeki ya da yanındaki
havuzlarda bekletilir. Radyasyon seviyesinin düşmesi beklenir. Henüz
dünyanın hiçbir bölgesinde, nükleer atıkların saklanması ve imhası
için, lisanslı nihai bir çözüm v e depolama alanı yoktur. Uluslararası
Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) 1977 yılı sonunda reaktör sahalarında ya
da geçici depolarda, 200 000 ton (-10 000 kamyon ) tükenmiş yakıt
çubuğu olduğunu hesaplanmıştır. Yılda ortalama 10 500 ton artan bu
rakamın 2010 yılına kadar %70 artarak 340 000 tonu (-17 000 kamyon)
aşması bekleniyor. 1998 yılında İstanbul da bir basın toplantısı
düzenleyen, Ülkemizdeki Akkuyu Nükleer Santralı ihalesine Fransızlarla
ortak olarak giren Siemens Firması nın temsilcileri; Türkiye radyoa
ktif atıklarını Torosların altına gömebilir demiştir. Daha sonra da,
adeta Türkiye ile dalga geçerek; Türkiye nin parlak zekalı insanları,
gelecek 20 yılda nükleer atıkların çözümünü bulacaktır. beyanında
bulunmuştur (Greenpeace in Eylül 99 da Milletvekillerine gönderdiği
kitap). Atıkların ne kadar ciddi bir sorun olduğuna dair en büyük
kanıt, Almanya da geçici depolama için seçilen Gorleben bölgesine,
geçtiğimiz yıl radyoaktif maddelerin taşınması sırasında, tüm dünyanın
ilgiyle izlediği mücadeledir. Çok tehlikeli atıklar, 20 binden fazla
göstericinin haftalarca, kendilerini demiryolu raylarına bağlamaları,
traktörlerle yolu kesmeleri sonucu, 30 binden fazla polisin
korumasıyla ancak bölgeye ulaştırılabildi. Bu yolculuğun bedeli,
Almanya ya 150 milyon marka mal oldu ve onlarca gösterici, polis
yaralandı. Nükleer santralara sahip bir çok ülke, bu atıklardan
kurtulmak için yasal veya illegal yollardan, Türkiye, Tayvan ve Afrika
Ülkelerini depo olarak kullanmaya çalışıyor. Aynı zamanda
Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel in de danışmanı olan, Atom Enerjisi
Kurumu eski Başkanı Prof Dr. Ahmet Yüksel Özemre nin iddiasına göre;
Almanya dan getirilen 1500 tonluk tehlikeli radyoaktif atık, para
karşılığı; Isparta Göltaş Çimento Fabrikası ile Konya daki sanayi te s
islerinde yakılarak imha edilmiştir. Sinop civarında denizin içinde
bulunan radyoaktif atık varilleri; nükleer atıklardan kurtulmaya
çalışan ülkelerin, ne kadar sorumsuz, gayri ciddi, gayri ahlaki ve
gayri bilimsel davranabildiklerini ortaya koymuştur.
5) İKİTELLİ ÖRNEĞİNDE OLDUĞU GİBİ, NÜKLEER SANTRALI OLMADAN BİLE
RADYASYON KAZASI YAŞAYAN, 17 AGUSTOS DEPREMİNDE YAŞADIĞIMIZ ÜZERE,
FELAKETLERE HAZIRLIKSIZ OLAN BİR ÜLKEDE; HEM DE AKTİF ECEMİŞ FAY HATTI
YAKININA NÜKLEER SANTRAL KURULABİLİR Mİ?
Ülkemizde yaşanan onlarca traji-komik olaydan, tanker facialarından,
çöp patlamalarından, doğalgaz felaketlerinden, trafik kazalarında
kazandığımız dünya şampiyonluklarından sonra, yaşamadığımız tek ve en
büyük milli felaketimiz kalmıştı, aslında kısmen O da yaşandı. 8 Ocak
1999 günü yaşanan İkitelli deki radyoaktif kaza; son 8 yılda dünyada
yaşanan en büyük 20 nükleer kazadan biri olarak Uluslararası Atom
Enerjisi Kurumu nca tescil edildi. Her gün televizyonlarımızda, daha
önce de Çernobil felaketi sonrası radyasyo n lu çayları-fındıkları
bizlere sorumsuzca yediren, nükleer güvenliğimizden sorumlu-yetkili
uzmanlarımızın acemiliklerini ve beceriksiz komik müdahalelerini
ibretle izledik. Allahtan ki henüz bir nükleer santralımız yok. Ya bir
de nükleer santralımız olsaydı, neler olurdu varın siz düşünün?
Maalesef, değişen çağı yakalamaktansa, yine eski felaketler çağını
yakalıyoruz. Oysa dünya nükleer enerjiyi terk ediyor ve artık
nükleersiz bir çağa giriyor. Herkes gider tersine, biz gideriz Mersin
Akkuyu ya, nükle er santral kurmaya. 17 Ağustos 1999 gecesi yaşanan
üzücü deprem sonrasında da, devletin, siyasi iktidarın, yetkililerin,
sorumluların, resmi kuruluşların bu acı felaket karşısında yaşadığı
paniğin, yetersizliğin, hazırlıksızlığın, koordinasyonsuzluğun,
acizliğin, beceriksizliğin sonuçlarını ulusça yaşadık maalesef. Bu
traji-komik durumumuzu, bütün dünya izledi. Yaşanan bu depremin
bedelini, yine hiç kimse ödemeyecek ve üstlenmeyecek kuşkusuz. Ama bu
kez, belki de ülke tarihinde ilk kez, her büyük felakette olduğu gibi,
felaket öncesi yapılan uyarıları dinlemeyen, kaile bile almayan, hatta
bu uyarıları yapmaya çalışan sivil toplum örgütlerine, meslek
odalarına, gönüllü kuruluşlara ve çevrecilere, sağduyulu-bağımsız
akademisyenlere saldıran, onları susturmaya çalışan resmi kurum ve
kuruluşlar; yurttaşların gözünde inandırıcılıklarını,
güvenilirliklerini yitirmiş durumdadırlar. Yüreğimizi ağzımıza getiren
ve bu kez çok ucuz atlatan Tüpraş Rafinerisi; hem aktif fay kuşağında
kurulmuş, hem de deprem sonrası çıkan yangında, en son teknoloji
olduğu iddia edilen yangın söndürme ve güvenlik sistemlerini nedense
devreye sokamamıştır. Ve bir hafta boyunca devam eden yangın, ihmaller
ve yetersizlikler sonucu bir türlü söndürülememiş, yurtdışından gelen
yardımlarla anca k kontrol altına alınabilmiştir. Aynı bölgede yan
yana yer alan diğer LPG tesisleri, kimyasal tesisler ve Gölcük
Komutanlığı na ait Cephaneliğe sıçramamasıyla, mucize olarak, daha
büyük bir felaketin eşiğinden dönülmüştür. Bütün bu yaşanan onca
felakete r a ğmen, daha henüz yaşamadığımız, ülkemizin görüp
görebileceği en büyük bir başka milli felaket e ise, Akkuyu Nükleer
Santral İhalesiyle adım adım yaklaşılıyor. 17 Ağustos Marmara Deprem
felaketi ve Tüpraş yangını yalnızca Türkiye yi etkiledi. Uzmanlar,
Akkuyu Nükleer Santralı, ısrarla 25 kilometre uzaklığındaki aktif
Ecemiş fay hattı yakınına kurulursa, yaşanabilecek olası bir depremde,
tam bir felaket yaşanabileceğini iddia ediyorlar. İzmir Dokuz Eylül
Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü Deniz Jeofiziği
Birimi Başkanı Prof. Dr. Atilla Uluğ, 13 Nisan 1999 tarihinde
Greenpeace ile birlikte İstanbul da yaptıkları ortak basın
açıklamasında kamuoyuna şu uyarıları yapmıştır; 1991 tarihli
çalışmamızda yer alan bilimsel kanıtların yanı sıra, Kanadalı
meslektaşlarımızın son raporları da, Akkuyu da nükleer santral
kurmanın gerçek tehlikeler içerdiğini gösteriyor. İhaleye teklif veren
tüm uluslararası şirketleri ve Türk ortaklarını, Akkuyu sismik açıdan
güvenliymiş gibi davranmaktan vazgeçmeye çağırıyoruz. Böylesine
tehlikeli bir yatırımdan derhal çekilmelidir. Prof. Dr. Atilla Uluğ,
aynı zamanda Türk deniz jeofizikçileri ile bir İngiliz jeoloğundan
oluşan ve Akkuyu bölgesinde çalışmış ekibin bir üyesidir. Bu ekip 1991
yılında, Ecemiş Fayı nın Akkuyu Körfezinin 20-25 kilometre
güneydoğusundan geçtiğini ve aktif olduğunu gösteren bir çalışma
yayınlamışlardır ( Gokcen, S.L., Kelling, G., Gokcen N., Ulug, A.,
Ozel, E., Neotectonic Structural Features in the Alanya- Mersin Shelf
Area ( Southern Turkey), Jeofizik Dergisi, Mart 1991 ). 1976 yılında
Akkuyu da yapılması planlanan nükleer santralın yer lisansına onay
veren, Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komisyonu
nun üyesi ve halen Galatasaray Üniversitesi nde öğretim üyesi olan
Nükl eer Mühendis Prof. Dr. Tolga Yarman çok önemli uyarılarda
bulunuyor; Akkuyu mevkiinin sismolojik güvenliği itibariyle, uzmanlar
gelişen koşullarda, aynı bir kanaate sahip görünmemektedirler. Her
hal-u karda, evvelce belirli verilerin ışığında olarak varılan kanaat,
bugün için mutlak muteber' sayılamayacaktır. O halde, her ne kadar
karşı bir teknik kanaat serdedilmiş ve Akkuyu ya kurulması düşünülen
nükleer santralın tasarımına ilişkin olarak, orta şiddetli hayli bir
deprem yeterli sayılmış ise de, nihai ve hayati karar için bununla
yetinmek caiz değildir. Bu durumda, kamuoyu nezdinde Akkuyu nun
sismolojik güvenliği hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde
kanıtlanmadan, burada bir nükleer santral kurulması yönünde adım
atılmamalıdır. Bu çerçeved e , Profesör Sungu ve arkadaşlarının Ecemiş
Fay Hattına ilişkin sav ve kaygıları da, muhakkak dikkate alınmalı,
buna dönük gerekli çalışmalar behemahal gerçekleştirilmelidir. (Adana
yı Felç Eden Deprem ve Akkuyu Nükleer Santralı Projesi). 13 Mart 1992
Erzi ncan Depremi ni, 28 Kasım 1991 tarihinde Atina da yapılan Avrupa
Sismoloji Komisyonu Toplantısına sunduğu tebliğle zaman ve büyüklük
olarak tahmin eden Earthquake Forecasts Inc. Başkanı Prof. Karl
Buckthought tarafından, Kanada da 10 Kasım 1998 tarihinde y ayınlanan
Türkiye de Candu Reaktörleri Satışı Deprem Riski Raporu na göre;
1973-1998 arasındaki 26 yıllık dönemi hesaba katarak ki bu dönemde
AECL-CANDU Firmasının önerdiği güvenli tasarım standardını aşan bir
deprem olmuştur, Akkuyu daki Nükleer santralın 40 yıl çalışması
halinde depreme bağlı hasar görme olasılığı en az %50 dir. Seismican
Geophysical Ltd. Başkanı Dr. Arsalan A. Mohajer ise şu kaygıları dile
getirmiştir; Nükleer santralı hangi reaktör satıcısı yaparsa yapsın,
gelecekteki depremlerin konumu, büyüklüğü ve potansiyel etkilerine
ilişkin mevcut belirsizlikler, yeni sunulan verilerin ve 1990 dan bu
yana geçerli en son teknolojilerin ışığında, tarafsız bir uzmanlar
ekibince değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. ( Akkuyu Nükleer
Santralı İçin Sismik Değerlendirme, 27 Kasım 1998 de Kanada da yapılan
AECL toplantı raporu ).
6) TÜRKİYE, NEDEN 35 YILDIR ISRARLA NÜKLEER SANTRAL PEŞİNDE
KOŞ(TURUL)UYOR?
Nükleer santralleri 35 yıldır ülke
gündeminde tutan, çok değişik niyetlere sahip çeşitli siyasi gruplar,
uluslararası/ulusal çıkar lobileri, kurumlar ve kişiler bulunmaktadır.
Nükleer santralleri kurdurtmaya çalışanların büyük bir kısmı,
Ülkemizde başka teknoloji ve sistemlerde de geçerli olan maddi ve
kişisel çıkarları için uğraşıyorlar. Tan e si 4-5 milyar dolar
civarında olan bu santrallerin, yerli işbirlikçilerine dağıtılacak
komisyonu, promosyonu ve rüşveti de çok büyük olacağı için ( bu oranın
%5-10 civarında olacağı söyleniyor, yani 250-400 milyon dolar
civarında), nükleer santral peşinde koşan, kraldan çok kralcı bazı
kişilerin, lobilerin esas derdi, bu büyük pastadan pay kapmak. Bu tip
malum grupları saymazsak, Ülkemizde nükleer teknoloji isteyenleri,
kabaca iki temel kategoriye ayırmak mümkün. İlk grupta, daha çok
nükleerci akademisyenlerin, mühendislerin, teknokrat ve bürokratların
oluşturduğu; nükleer teknolojiyi ileri ve yüksek bir teknoloji olarak
görüp, ülkemizde de bu teknolojinin öyle ya da böyle muhakkak olması
gerektiğini, bu teknolojinin bizatihi ülkenin teknolojik gelişmes i ni
hızlandıracağını ve ayrıca enerji elde etmek için çeşitlilik
sağlayacağını, bir alternatif oluşturacağını düşünen, yalnızca
teknokratik bakış açısına sahip geniş bir kesim yer almaktadır. Bu
grubun içinde yer alan bazı nükleerci bilimadamları da; salt a kademik
hırs, ihtiras ve hizmet ettikleri, yıllarını verdikleri bu konunun
gerçekleştiğini görmek istedikleri için uğraş vermektedir. Bu gruba
giren insanlarla, nükleer santrallerin teknik, ekonomik,
sosyal-toplumsal riskleri ve muhtemel olumsuz sonuçları üzerine
konuşmak ve yanlışlığını, gereksizliğini tartışmak, hatta nükleer
teknolojiyi veya en azından ülkemizde nükleer santral kurulmasını
savunmaktan vazgeçmelerini belli ölçülerde sağlamak mümkün
olabilmektedir. Bu kesimden birçok kişi kategorik olara k karşı
olmasalar bile; kısmen veya ülkemizdeki mevcut zihniyet ve malum
uygulamalar nedeniyle tamamen, Türkiye de nükleer santral kurulmasına
artık karşı çıkıyorlar. İkinci grup ise; nükleer teknolojiyi ilk
gruptakilerin gerekçeleriyle savunuyor gibi gözüken, ama esas olarak,
bağlı oldukları ideolojilerinin dayatması sonucu yalnızca nükleer güç
, nükleer silah , atom bombası na sahip olmak isteyen (merkez sağ ve
sol partiler dışında kalan) radikal milliyetçi ve radikal dinci
gruplardan, partilerden o l uşmakta. Gerçekte ülkenin enerji
ihtiyacını karşılamak, yüksek teknolojiyi ülkeye taşımak gibi
kaygılarla değil, pragmatist ve sadece ideolojilerinin tahakkümü,
iktidar hırslarının bir aracı olarak; ya İslam Dünyasının ya da Türk
Dünyasının liderliğin e soyunan, son seçimlere kadar kendisi iktidar
olmadığı halde, felsefesi hep iktidarda olan , fakat 18 Nisan 1999
seçimlerinden sonra fiilen de iktidara gelen başta MHP olmak üzere,
daha önceki hükümetin ortağı olan FP sini de bu bloğa dahil ediyoruz.
Öz e llikle nükleer santrallere sahip olunması konusunda, içlerinde en
ısrarcı olan ve 30 yıldan beri kadrolarına fikri olarak bu ülkü yü
empoze eden MHP nin yaklaşımını aktarmaya çalışacağız. Merhum
Alparslan Türkeş le başlayan nükleer güce sahip olma hedefi, ülkücü
akademik camianın ve devlet içindeki ülkücü kadroların en önemli
amaçlarından birisidir. MHP Genel Başkan Yardımcılarından Ulaştırma
Bakanı Prof. Dr. Enis Öksüz, kendisiyle yapılan bir röportajda;
Türkiye de bana göre en az 50 tane atom santralı yapmaları lazım....
Türkiye, bu sayede hem atom bombası yapabilecek teknolojiyi
kavrayacaktır, hem nükleer enerjinin tıp sahasında, bilgisayar
sahasında, kimyevi sahalarda da, pek çok sahada kullanılmasını
öğrenecektir.... Yani uzaktan kumandalı hale gelm i ş ve Türkiye ye
karşı düşman unsurlar, saflar, bilgisizler, kandırılmış adamlar
toplanıyor, ilimle, teknikle çözülmesi gereken bir konuya politik
yaklaşmak suretiyle geciktiriyor Türkiye nin işini. (Akdeniz Postası
Haftalık Gazetesi,3 Kasım 1997 ) beyanında bulunmuştur. Yine hükümette
MHP den Devlet Bakanı olarak yer alan Prof Dr. Ramazan Mirzaoğlu ise,
daha net ifadelerle bu niyeti özetlemektedir; Kaldı ki Türkiye nin çok
yakın zamanda atom bombasına sahip olması gerekmektedir. Nükleer
santraller atom bombası teknolojisi için de bir alt yapı oluşturması
bakımından ayrı bir öneme haizdir. (Çözüm Nükleer Enerji, Türkeli
Gazetesi 5 Nisan 1996 ). Benzer bir yaklaşım, Gazi Üniversitesi
Öğretim Üyelerinden ve TÜBİTAK eski Başkanlarından Prof. Dr. Sümer
Şahin tarafından, 22 Mart 1995 de Ankara TİSAV da yapılan nükleer
teknoloji konulu özel bir toplantıda, bizzat merhum Alparslan Türkeş e
sunulmuştur. Bu toplantıda, Prof. Dr. Sümer Şahin, Türkiye nin;
Ortadoğu nun ve Türki Cumhuriyetlerin lideri olabilmesi için , nükleer
güce muhakkak ki sahip olması gerektiği ve bunun da ancak ve ancak MHP
nin iktidara gelmesiyle mümkün olabileceğini söyleyerek büyük alkış
aldı. Ülkemizde ilk kez bir siyasi dergi, Ülkü Ocakları nın yayın
organı olan bir dergi, 1996 yılında nükle e Bir kısmı uluslararası
çevre örgütleri tarafından desteklenen bu gruplar Gönüllü Çevreci
Kuruluş sıfatıyla hareket etmekte, bilerek veya bilmeyerek (genelde
bilerek) nükleer enerjiyi yanlış tanıtmaktadırlar. Gösteri gruplarının
kuruluş ve amaçları incelendiğinde bunları n genelde eski tüfek
devrimcilerin, Rusya İmparatorluğu nun çöküşü ile birlikte demokratik
ülkelerdeki yeni versiyonları olduğu kolayca anlaşılmaktadır. Nükleer
güç santral teknolojisine girmekte bir hayli geç kalmış olan Türkiye
daha fazla vakit kaybetmem elidir . Alıntılardan anlaşılacağı gibi,
niyet doğrudan doğruya nükleer bir güç olmak. Özellikle bu grupların
istediği ve tercih ettiği nükleer teknolojiye de bakarak bunu anlamak
çok kolay. Milli teknoloji olsun, yakıt bağımlılığı olmasın ve biz
daha sonr aki nükleer santrallerimizi kendimiz kuralım yaklaşımlarıyla
tarifledikleri teknoloji; Hindistan, Pakistan ve Çin in atom bombası
yapmak için tercih ettikleri CANDU tipi, doğal uranyum kullanan ve
teknolojisi doğrudan veya dolaylı olarak transfer edilebi len nükleer
santral modelidir. Şimdi nükleer santralleri öyle veya böyle savunan
bütün siyasiler, bürokrat ve teknokratlar, uzmanlar, mühendisler,
sağduyulu her yurtsever oturup tekrar düşünmek ve bir değerlendirme
yapmak zorundadır. Buradaki esas amaç; ülkenin ve doğanın, gelecek
nesillerin iyiliği ve enerji kullanımı için mi, yoksa yeni güç
dengeleri oluşturma peşinde koşmak mı? Yükselen bu yeni milliyetçilik
dalgasına kapılarak, sonu hüsranla bitebilecek, ülkenin kaderini
doğrudan ipotek altına alaca k niyetlere yardımcı olacak bir nükleer
maceraya girmeli miyiz ?
7) ÜLKEMİZDE ENERJİ KRİZİ YOK, ENERJİ YÖNETİMİ KRİZİ VAR. KARANLIK
KAPIMIZDA MI, YOKSA KAFAMIZDA MI ?
Ülkemizde nükleer santralleri pazarlayabilmek için, 1960 lı yıllardan
beri sistemli bir şekilde; devletin en üst düzey nükleokratlarından ,
pazarlamacı kılıklı nükleer akademisyenlere , enerji yatırımlarındaki
tatlı rantla tanışan politikacılardan , sahibinin sesi medya
yazarlarına kadar bir çok nükleer kafa , ülkemizin ene r ji krizinde
olduğunu ve yakında karanlıkta kalacağımız masalını anlatır. Oysa bu
enerji krizini , devletin bizatihi kendisinin yarattığını resmi
ağızlar itiraf ediyorlar; Bu havayı biz yaratıyoruz. Özel şirketler
sektöre girmekte ağır davranıyorlar. Biz de onların gözünü
korkutuyoruz. (Devletin yarattığı paranoya; İki yıl sonra her yer
karanlık, Nokta Dergisi, 11 Haziran 1995 ). Bütün bu korkutmaların ve
hesapların arka planını, bugüne kadar yapılan enerji planlamaları ve
senaryoları, arz/talep tahminleri oluşturmuş ve bunlar da hep yanlış,
genelde de çok abartılı çıkmıştır. Örneğin TEK eski Genel
Müdürlerinden Gültekin Türkoğlu na göre; 1973 yılında 3.Beş Yıllık
Kalkınma Planı nda talep tahminleri, 1992 yılında 95 milyar, 1995 de
125 Kwh olarak öngörülmüştü. Bu asrın sonunda ise 180 milyar Kwh e
kadar gidiyordu. Bugün elimizdeki resmi talep tahminlerine bakarsak
2000 yılında 150 milyar Kwh a düşmüş durumdadır ( 2000 yılında ancak
120 milyar Kwh civarında olacaktır. Yazarın notu ) . Bugün bu talep
tahminl erinin neresindeyiz? Demek ki bugün resmi talep tahminlerine
dayanarak kurulacak bir politika, yanıltıcı olacaktır. Bu bakımdan
nükleer santral tartışmamız, ithal santralleri tartışmamız, üretim
planlarımızı bunlara dayandırmamız, herhalde gerçekçi değild i r.
Bugün doğal kaynaklarımız bizi buraya kadar getirmemiştir. Bundan
sonra da 2000 yılına, belki 2015 e kadar götürecektir. (Resmi talep
tahminlerine dayanarak kurulacak bir politika, yanıltıcı olacaktır,
Kaynak Elektrik Dergisi, 1994/4). Yine TEK de uzu n yıllar Genel
Müdürlük yapan ve enerji ekonomisi konularında çalışmalarını halen
sürdüren Dr. Behçet Yücel e göre de; TEK in 1993 yılına ait tahmin
değerlerine göre en yüksek güç ihtiyacı 11 400 Mw olarak
gerçekleşecektir. Buna karşılık kurulu gücü 20 300 Mw a yükselecektir.
Bu durum %80 yedek güç gösterir. Bu düzeydeki yedek güç, Türkiye için
savurganlıktır. Modern işletme koşullarında 16 000 Mw lık bir kurulu
güç 1993 yılı ihtiyacına uygun düşecekti. (Yurdumuzda elektrik
yönetimi, yanlışlar, doğrular, Kaynak Elektrik Dergisi 1993/5 ).
Enerji planlamaları konularında dönemlerinin en etkili ve yetkili
bürokratlarının bu çarpıcı açıklamaları, aslında fazla söze gerek
bırakmıyor. Resmi kurumlarınca, en az iki-üç misli fazla arz/talep
planlama hatası yapıla n , kaynaklarını birtakım çıkarlar
doğrultusunda boşa harcamanın çok sık ve kolayca yapıldığı ülkemizde,
nükleer lobiler de, bu hasletimizden yararlanarak, büyük pastadan pay
kapmaya çalışıyorlar. Bu konudaki en çarpıcı eleştiri ise, yine
devletin en yetkili planlama kuruluşundan; Devlet Planlama Teşkilatı
ndan geliyor. DPT hazırladığı zehir zemberek enerji raporuyla, Enerji
Bakanlığı ve bağlı kuruluşlarını eleştiri yağmuruna tuttu. Enerji
Bakanlığı nı planlama anlayışından uzak olmakla eleştiren DPT, 2007
yılına kadar yeni proje çalışması yapılmamasını istedi. Botaş ın
yaptığı doğal gaz planlamasının sağlıksız ve yetersiz olduğunu öne
süren DPT ye göre, Enerji Bakanlığı ile bağlı kuruluşu Botaş
birbirlerinden habersiz santral planlamaları yaptılar . Enerji
sektöründe şu ana kadar oluşan yapı ve müsteşarlığımız tarafından
bakanlıkla yapılan muhtelif yazışmalarda gündeme getirilmesine rağmen,
enerji planlaması anlayışından uzak uygulamalar sonucunda, çok sayıda
santral projesiyle ileri aşamalara getir i lmiş olan görüşmeler, bu
tür bir planlama anlayışının sektörde uygulanmasının bugün için
imkansız kılmaktadır. (Zehir zemberek enerji raporu, Dünya Gazetesi, 6
Eylül 1999). Benzer şekilde Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ajay
Chhibber, Enerji Bakanlığı Müsteşarı Yurdakul Yiğitgüden e gönderdiği
mektupta, şu uyarıları yapıyor; Yeni üretim kapasitesi için önerilen
büyük yatırımların gerekli olup olmadıklarından emin olmak için, talep
projeksiyonları gözden geçirilmelidir. Hali hazırda Türkiye nin
oldukça büyük yedek marjının olması nedeniyle, henüz hukuki
anlaşmaları sonuçlandırılmayan YİD ler ertelenmelidir
(Yap-İşlet-Devret modeli ile ihale yapmayın, 24 Kasım 1999, Dünya
Gazetesi). Birbirinden habersiz olarak enerji planlamalarını yapan
Başbakanlık DPT, Enerji Bakanlığı, Botaş, TEAŞ, TAEK, DSİ gibi
kuruluşların, aslında ne kadar plansız , koordinasyonsuz oldukları ve
yaşadığımız krizin aslında bir enerji yönetimi krizi olduğu açıktır.
Bu durum, giderek daha fazla, hem resmi kuruluşlar, hem de en üst d ü
zey teknokratlar tarafından artık çokça dillendirilmeye başlamıştır.
Bu plansızlık ve koordinasyonsuzluk durumu, sadece ülke içinde
yaşanmıyor maalesef. Bu durum, uluslararası platformlarda da sıkça
yaşanıyor. Örneğin: Bir yandan mavi akım projesine yeşil ışık
yakılıyor, bir yandan da Azerbaycan, Türkmenistan ve İran ile ciddi
miktarlar üzerinden doğalgaz anlaşmaları imzalanıyor. Eğer bu
ülkelerden almayı taahhüt ettiğimiz doğalgazı alıp, planlanan enerji
santrallerini da kurarsak; ne nükleer santrall e re ne de termik
santrallere ihtiyacımız kalmayacak. DPT nin, 2005 yılında elektrik
enerjisi sektöründe yaklaşık 15 milyar metreküp doğal gaz ihtiyacı
belirlediği, ancak Botaş ın aynı amaçla 2005 yılı için 30 milyar
metreküp gazın tüketilmesini planladığı n ı ve buna göre doğalgaz alım
bağlantılarına girdiği biliniyor. Hatta bu rakamlar, bugünlerde 55
milyar metreküpe kadar çıkmıştır. Bu durumda doğalgazda, anlaşmalardan
ötürü, kullanmasak ta, almayı taahüt ettiğimiz kadarın tüm parasını
take-or-pay şeklin d e ödemek zorunda kalacağız. Yani ülkenin geleceği
ve kaynakları, bir takım yanlış planlamalar (DPT nin de dikkat
çektiği), siyasi çıkarlar (doğalgaz alınacak Türki Cumhuriyetlerini
kollamak ve Rusya dan uzak tutulmalarını, bağımsızlaşmalarını sağlamak
ama c ıyla), maddi çıkarlar nedeniyle (örneğin, daha yapımı bile
başlamayan ama 55 milyon dolar avansları alınan, Samsun- Rusya Doğal
Gaz Boru Hattının yapımı, ihalesiz olarak ANAP a yakın iki firmaya
verilmiş durumdadır) peşkeş çekiliyor. Maalesef Ülkemiz, bi r yandan
politik hesapları nedeniyle doğalgaz peşinde koşuyor, bir yandan da
yabancı ve yerli firmaların iştahını kabartan termik ve hidroelektrik
yatırımlarını yap-işlet-devret modeliyle devreye sokuyor, aynı zamanda
da ABD, Avrupa daki çıkarlarımız için nükleer lobiyle dans ediyor.
Herkese mavi boncuk dağıtılarak, enerji köprüsü olmayı hedefleyen
ülkemiz, kendi enerji yatırımları ve sanayileşme politikalarını,
tamamen dış konjonktürlere bağlı olarak ve gündelik politik
hesaplamalarla yapmaya çalışıyor. Tahkim yasasını da tartışmadan,
sonuçlarını hiç hesaplamadan kabul ederek, Uluslararası şirketlerin
boyunduruğuna girerek, yeni kapitülasyonlara imza atarak, geri dönüşü
olmayan bir cendereye sokuluyoruz.
8) TÜRKİYE; ENERJİ BAKANLIĞI, TEAŞ, TAEK, NÜKLEER SANTRAL
PROJELERİNE HAZIR MI?
Ülkemizin bu kadar ciddi, riskli ve pahalı bir yatırıma gerçekten
hazır olmadığını, en etkili ve yetkili ağızlar itiraf etmektedir.
Bütün bu iddialara ve itiraflara rağmen, bu projede ısrar edilmesini
anlayabilmek mümkün değildir. Mega projelere hep hayran olan ve
nükleer santrale karşı olmayan, ama ülkemizin henüz buna hazır
olmadığını da teslim eden Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel e göre,
Enerjinin tarihini ele alan bazı yazarlar yedinci devrimi yirminci
yüzyılda nükleer enerjinin keşfinin ve kullanımının olduğunu iddia
etmektedirler. , Nükleer santraller arz ettikleri kaza riskleri ve
atıkların muhafaza sorunu ve kurulması için birçok ülkenin henüz
ulaşmadığı bir gelişme düzeyi, bundan başka başlangıçta herkesin
üstlen e meyeceği kadar ağır finansman yükü gerektirir. Böyle
bakılınca yedinci enerji devriminden söz etmek için henüz erkendir.
(Cumhurbaşkanımızın, 27-29 Mayıs 1999 tarihlerinde Ankara da
düzenlenen Sürdürülebilir Kalkınmada Daha Temiz Enerji Sistemlerinin
Rolü başlıklı Uluslararası konferanstaki konuşmasının özeti, Kaynak
Elektrik Dergisi, Haziran 1999 ). TÜSİAD Başkanı Dr. Erkut Yücaoğlu
da, benzer bir yaklaşım sergilemektedir; Ancak Türkiye nin bu sektöre
girerken tecrübesi olmadığı için hata yapmasından korkabiliriz.
Nükleer santral yapımın biraz daha erteleyip, bazı konularda gerekli
alt yapı oluşturarak bu alan girmek daha emniyetli olur. Şurası
muhakkak ki, nükleer enerjiye girmek, bugünün enerji problemini
çözecek bir husus değildir. , Elbette...Ben bu işi geciktirelim
diyorum. Bir görüşte şu: Bunu yapmayalım, başka kaynaklarla ikame
edelim. Evet ikame edebiliriz. Nükleer enerji şu anda şart da değil. ,
Sorun santrallerin kurulmasından 25 sene ortaya çıkıyor...Yani
gelişmiş dünya bile bundan 50 sene sonra ne yapacağını bilemez
durumda. (Nükleer İçin Erken , 20 Aralık 1996 Milliyet Gazetesi nde
TÜSİAD Başkanı olmadan önce, TÜSİAD Yönetim Kurulu üyesi iken yapılan
röportaj ). Devlet geleneğimizi, Enerji Bakanlığı nı, TAEK ve TEAŞ ı,
Türkiye deki mevcut teknik alt yapımızı, hakim yönetim zihniyetimizi,
iş yapma tarzımızı, kapasitemizi ve insan malzememizi iyi bilen ve
yorumlayabilen, 35 yıldır devam eden nükleer maceramızın içinde
doğrudan yer alan nükleerci akademisyenlerin, en yetkili üst dü z ey
eski teknokratların uyarıları ise, bu konuda ileri sürülebilecek; en
ürkütücü , çarpıcı ve vahim argümanları oluşturuyor. H.Ü. Nükleer
Enerji Mühendisliği Bölümü Profesörlerinden Osman Kemal Kadiroğlu nun
; Nükleer santral ihalesi bu kadro ile ol maz! , Yıllar boyu yapılan
siyasi atamalar sonucunda TAEK artık İşlemez ve ülkeye yarar
sağlayamaz bir duruma gelmek üzeredir. , TEAŞ da nükleer konularla
ilgilenmekle görevli grup mesleki ve nükleer konulardaki bilgileri göz
önüne alındığında fevkalade yetersiz oldukları görülür. Bu kadro ile
nükleer santral ihalesi yapılması zor ve tehlikelidir. gibi çok ağır
iddiaları var. (Elektrik & Elektronik Dergisi, Mart 1999). Türkiye
Atom Enerjisi Kurumu na da benzer eleştiriler var. İTÜ Nükleer Enerji
Anabilim Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şarman Gencay a göre; Kurulduğundan
bugüne kadar Atom Enerjisi Kurumu na 40 başkan gelmiştir. Sürekli
yönetimin değiştiği bir kurumda nasıl proje üretilir ve istikrarı
sağlayabilirsiniz? Adam kayırma politikaları sürer ve teknolojiyi
kurmak için gerekli takım kurulamazsa, reaktörler hiçbir işe yaramaz.
Reaktörleri satın alırsanız ama, eğer teknolojiyi transfer edemezseniz
ve iyi bir kadro kuramazsanız, hiçbir işe yaramaz. O zaman dışarıdan
elektrik alın daha iyi. (Önce Teknoloji Sonra Santral, Yeni Yüzyıl
Gazetesi, 7 Ağustos 1996 ). TEK eski Genel Müdürü Dr. Behçet Yücel ise
konuya en vakıf kişilerden biri olarak önemli uyarılarda bulunuyor;
Kamuoyunun baskısı artarsa, nükleer teknolojinin ilerleyen zaman
içinde yeni bir takım sorunları ortaya çıkmaya devam ederse ve
hepsinden önemlisi tehlikeli nükleer atıkların ortadan kaldırılmasında
başarılı olunamazsa, nükleer enerjinin itibarı iyice azalacaktır.
Bekleyelim, acele etmeyelim. Zaten tam anlamıyla yeni bir projeye
hazır değ iliz .( Kaynak Elektrik Dergisi, 1998/9. sayısı.) TEK eski
Nükleer Santraller Dairesi Başkanı Güngör Bozkurt un 24 yıllık nükleer
santraller konusundaki birikimiyle sunduğu, sağduyulu, dürüst ve
samimi açıklamaları var; Önemli konulardan birisi de, Türkiye Atom
Enerjisi Kurumu, Bakanlık ve TEAŞ ın birbirine girmiş olmasıdır, kimse
ne yattığını bilmiyor. , Bu gerçekler ortada iken, bir enerji
darboğazı olduğunda hemen kurtuluş çaresi olarak nükleer santraller
kuralım diye ortaya çıkmak bu gerçeklerle bağ d aşmıyor, çünkü bir
nükleer santralın kurulması, işletilmesi en az 10 yıl Türkiye
şartlarında, belki daha fazla. Bir ülke düşünün ki, Devlet Su İşleri
nin elinde bu gün tamamlanamayan aşağı-yukarı 10 Milyar Kw/saat bir
üretim kapasitesine sahip santraller v ar, biz bunlara yeterli parayı
vermiyoruz ve yıllarca bunlar atıl kalıyor. Ve ülke nükleer santral
ihalesine çıkıyor. , Nükleer santral yapımı hiç bitmez. Anahtar
teslimi yapılıyor, firmalara veriliyor. Doğru, yerli firmalarda 5-10
kuruş kazanacak ama Tü r kiye milyarlarca kaybedecek. Türkiye de
sözleşmeyi kim yapacak? Nükleer santral sözleşmesi yapmak gerçekten
çok zor, yaptınız mı o sizi bağlar... Türkiye kapitülasyonları
imzalar, çünkü deprem bölgesi. Eğer o firmaya yaklaşırlarsa yazık olur
Türkiye ye... A slında çok söylenecek şey var, yani nükleer kurulmalı
belki ama bu kafalarla işletilmez. ( Güngör Bozkurt un İTÜ Yüksek
Mühendisler Birliği tarafından, 1998 yılında Ankara da düzenlenen
Nükleer Enerji Paneli nde yaptığı konuşmasının bant çözüm notları).
TEAŞ Nükleer Santraller Dairesi eski Başkanları Baki Arıkan ve Nevzat
Şahin, belli bir firmaya göre hazırlanan ihale şartnamesine karşı
çıktıkları ve ihaleye katılan firmalarla ilgili bilgilendirme yapmak
isteyen Greenpeace in ODTÜ de düzenlediği bir toplantıya katıldıkları
için görevlerinden alınmışlardır. Bu iddiaların ve tespitlerin
cevabını veremeyen ve sürekli olarak çağı yakalamaktan, ülkemizin
gelişmesinden-sanayileşmesinden söz eden, karanlıkta kalacağız
senaryosunu hazırlayan, bolca milliyetçilik, Vatan-Millet-Sakarya
edebiyatı yapan malum zevata ve bu işten kişisel çıkar sağlamayı
amaçlayan nükleer lobilere izin verilmemesi gerekiyor.
9) TÜRKİYE NİN NÜKLEER ENERJİYE GERÇEKTEN İHTİYACI VAR MI?
Ülkemizde yaklaşık olarak 35 yıldır, yalnızca nükleer enerji tercihine
göre hazırlanan bütün yatırım planlamaları ve enerji senaryoları, iç
ve dış birçok nedene bağlı olarak gerçekleştirilememiştir ve artık
tamamen terk edilmek zorundadır. Ülkemizin nükleer enerjiye gerçekten
ihtiyacı yoktur. Nükleer santralleri ülkemizde kurdurtmak için, bugüne
kadar öne sürülen tüm gerekçeler, hem gerçekçi değildir, hem de bugün
artık tamamen geçersizdir. Çünkü: * 35 yıl önceki dünya konjonktürüne
göre, nükleer santraller, henüz sorunları bilinmediği ve yaşanmadığı
için, tercih edilen ve bütün ülkelerin peşinde koştukları bir enerji
kaynağı idi. Oysa bugün herkes nükleer enerjiden kaçıyor. * 1970 lerde
resmi kurumlarca yapılan bütün enerji arz/talep senaryoları, en az 2-3
katı hatalı ve abartılı çıkmıştır. Bu yanlış planlamalara göre
yapılan, enerjimiz kalmayacak ve karanlıkta kalacağız iddiaları
tutmamış ve resmi yalanlar ortaya çıkmıştır. Bunlara dayandırılarak
ortaya atılan, nükleer santrallerin tek ve zorunlu tercih olması,
teknik veya ekonomik olarak değil, sad e ce birilerinin niyetlerine
göre siyasi bir karar olduğu ortaya çıkmıştır. * 1970 lerde mevcut
doğal kaynaklarımızın yetmediği tezi üstüne kurulan, nükleerden başka
şansımız yok yanıltmacasının, bugün artık geçerli olmadığı ve doğal
kaynaklarımızın yeni hesaplamalarla söylenenden çok daha fazla ve
yeterli olduğu hesaplanmıştır. Ekonomik olarak 125 milyar Kw/saat
olarak hesaplanmış olan su kaynaklarımızın bile, ancak %30 unu
kullandık henüz ( EMO Başkanı Ali Yiğit ise ; ekonomik su
kaynaklarımızın aslında 1 2 5 değil, yeni araştırmalarla 180 milyar
Kw/saat a çıkabileceğini ileri sürmektedir). Oysa nükleerci zevatın,
çok nükleer santralleri var diye örnek gösterdikleri ABD ve Fransa,
tüm su kaynaklarını tamamen değerlendirmiş ve sonra nükleer
santralleri devrey e sokmuştur. Ayrıca tüm dünyada ciddi olarak
kullanılmaya başlanan jeotermal, küçük su potansiyelleri, biomas gibi
kaynaklar hiç değerlendirilmemiştir henüz. Türkiye nin ilk rüzgar
haritasını hazırlayan Doç. Dr. Tanay Sıtkı Uyar, uzun yıllar rüzgar
enerjis i üzerinde yaptığı bilimsel çalışmalar sonucunda, çok önemli
şu müjdeyi vermiştir; Sadece ülkemiz rüzgar enerjisi teknik
potansiyeli bile ülkemizde tüketilen toplam elektrik enerjisinin iki
mislinden fazlasını üretebilecek düzeydedir. ( 16 Ekim 1999 tarihi
nde, TMMOB un Ankara da düzenlediği Nükleer Enerji Kongresi ne sunduğu
tebliğ ). * Ülkemizde nükleer santral kurulması planlanan 1960 lı
yılların ortalarında, henüz hiçbir kuruluş; rüzgar türbinlerinin,
güneş pillerinin, küçük hidroelektrik santrallerin, gel-git
santrallerinin, doğalgaz santrallerinin, enerji verimliliğinin,
enerjinin etkin kullanımın, enerji tasarrufunun adını telafuz
etmemişti. O gün hiç hesapta olmayan ama bugün ise neredeyse, Türkiye
nin elektriğinin yarısını karşılayacak kadar doğalg a z anlaşmaları
yapılmış durumdadır. O dönemde kömür, petrol ve nükleer enerjiden
başka bir şey bilinmiyordu ve henüz yenilenebilir enerji
teknolojilerinden hiçbiri ticarileşmemişti. Bugün ise dünya, nükleer
ve diğer fosil yakıtlar yerine, yenilenebilir en e rji kaynakları
kullanmaya başlanmıştır. * Ülkemizde nükleer santraller için yeterli
uranyumun bulunduğu, yakıt olarak bir sıkıntımız olmayacağı öne
sürülmüştür yıllardır. Oysa, yaklaşık 9000 ton civarında çok zengin
olmayan ve yurtdışında yakıt için zenginleştirilmesi zorunlu olan bir
uranyum rezervimiz var. Bu da, 1000 Mw lık bir nükleer santralın,
ancak 30 yıllık ihtiyacını karşılamaya yeter. * Yıllardır hiç dikkate
alınmayan, önemli bir konu da; elektrik üretim, dağıtım ve iletim
sistemimizde yaşanılan kayıp ve kaçaklardır. Resmi rakamlara ve
Cumhurbaşkanımızın açıklamalarına göre bile; %20-25 oranında olan bu
kayıplar, dünya ortalamasının en az 2-3 katı kadardır. İletim ve
dağıtım hatlarında yapılacak ciddi iyileştirmelerle, trafo ve enerji
üretim santra l lerimizdeki birtakım teknolojik yeniliklerle (EMO
Başkanı Ali Yiğit tarafından ileri sürülen bir başka iddia da; atıl
kapasitesi ile çalıştırılan termik santrallerin üretim kapasitesinin
%50 artırılabileceğidir), en az ülke üretim kapasitemizin ¼ ünü, yan i
4-5 adet Akkuyu Nükleer Santrali nin üreteceği elektriği sağlamış
olacağız. Bu da bize 20-25 milyar dolar yerine, 1-2 milyar dolara mal
olacaktır en fazla. * TÜSİAD ın 1994 yılında DPT Uzmanı Vedat Şahin e
hazırlattırdığı Türkiye nin Enerji Raporu na göre; Türkiye, her
ürettiği ürün için, aynı ürünü üreten OECD ülkelerinden tam 2.5 kat
daha fazla enerji kullanıyor. Ve yine aynı rapora göre Ülkemiz, basit,
az maliyetli acil iyileştirmelerle ve bazı eski üretim
teknolojilerinin modernizasyonuyla, kullandığı enerjinin %46 sını
tasarruf edebilir. Mevcut enerji üretim tesislerinden elde edilen
enerjinin aslında yarısını boşa kullanıyor. Kısaca delik ve kaçağı
olan bir havuzu onarmak yerine, musluk satabilmek için, daha fazla
muslukla doldurmayı öneriyor nüklee r lobiler. En az 4-5 adet Akkuyu
Nükleer Santrali ne eş değer bir tasarruf potansiyelimiz mevcuttur.
Bunun için de harcanacak paralar, yeni bir nükleer santral yatırımının
yanında çok küçüktür. * Avrupa da ve ABD de uygulandığı gibi, şu an
evlerimizde, işyerlerimizde kullandığımız fluorasan ve normal
ampulleri, 5 kat daha az enerji tüketerek aynı aydınlatmayı sağlayan,
yeni verimli kompak ampullerle değiştirmemiz durumda, en az 2 adet
Akkuyu Nükleer Santral yatırımının sağlayacağı elektriği tasarruf
edebile c eğiz. Hem de bu ampulleri üretmek için kurulması gereken
fabrikanın yatırımı 7.5 milyon dolara mal olurken, 2 adet Akkuyu
Nükleer Santralının maliyeti 8-10 milyar dolara çıkacaktır. * Ayrıca,
35 yıldan beri yapılan yanlış planlamalara, senaryolara göre
hesaplanan ve gerçekte neredeyse hep 2-3 katı kadar fazla çıkan enerji
ihtiyaç rakamlarımıza baktığımızda bile, nükleersiz çözümlerin mümkün
olduğu görülmektedir. İstanbul Sanayi Odası Dergisi nin Temmuz 1999
sayısında, enerji durumumuz ile ilgili çok çarpıcı görüşler
yayınlandı. Bu çalışmaya göre, sadece yap-işlet-devret modeline göre
planlanan yatırımlar devreye girerse 20 392 Mw civarında ek kapasite
yaratılacak. Neredeyse mevcut kurulu gücümüze yakın bir enerji arzı.
Bu sonuçları köşesinde yorumlayan Ek o nomi Yazarı Tevfik Güngör e
göre; Eğer 2010 yılına kadar 42.0 bin Mw ek kapasiteye ihtiyaç var ise
ve 1999 yılı Haziran ayında 20.3 bin Mw ek kapasite niyeti ortaya
konulmuş ise, enerji konusunda endişelenmeye ve nükleer enerji
yatırımlarını düşünmeye gerek yok demektir. Özel sektör yap-işlet ve
yap-işlet-devret modellerinde enerji açığını kapatacak yatırımlara
istekli görülmektedir. ( Enerji sorunu çözülemeyecek sorun değil,
Dünya Gazetesi, 14 Temmuz 1999 ). * 2010 yılında, ihtiyacımız olduğu
söylenen ve kurulması planlanan 60 000 Mw lık gücün, yalnızca %2 sini
sağlayacak olan Akkuyu Nükleer Santrali nin, enerji ihtiyacımızı nasıl
karşılayacağını ve tek çözüm olabildiğini, eğer yapılmazsa nasıl
karanlıkta kalacağımızı anlamak mümkün görülmemektedir. * Yapılan
Ulusal enerji tasarrufu seferberliği sonucu, ABD nin bugün ki yıllık
enerji talebi, 1973 yılının altındadır. Oysa bir ekonomik kalkınma
göstergesi olan brüt milli hasılada %40 lık bir artış gözleniyor.
Enerji tüketiminin ekonomik büyümeyle birlikt e arttığı efsanesi de
artık sona eriyor. Yani ekonomik büyüme için, fazla enerji kullanmak
ve gereksiz yatırımlar yapmak gerekmiyor.
10) ÜLKEMİZDE YANLIŞ BİR ENERJİ-SANAYİLEŞME POLİTİKASI İZLENİYOR.
Ülkemiz; 50 li yıllardan beri enerji ve sanayi politikalarında
uygulanan yanlışlıklar, plansız ve gerçekçi olmayan projeksiyonlar
nedeniyle hızlı bir çıkmaza girmektedir. Kuşkusuz, bu temel
yanlışlıklar, hem enflasyonun artmasına hem de sağlıksız bir büyümeye,
yaşadığımız ekonomik krize neden olmaktadır. Türkiye ke n disine ağır
sanayi , kirli sanayi , enerji yoğun sanayi yolunu seçmişse, sorun
yaşaması kaçınılmazdır. Örneğin Fransa, kendi ülkesindeki çimento
fabrikalarını kapatıp, Türkiye nin gururla özelleştirdiği 5 adet
çimento fabrikasını satın aldı. Çimentoları bizden ithal ediyor ve
bize de, bu fabrikaların kullandığı enerjileri üretmemiz için nükleer
santral satmaya çalışıyor. Böylelikle bize hem nükleer santral
pazarlıyor, hem de temiz ve sorunsuz bir şekilde çimento sağlamış
oluyor. Biz ise, hem nüklee r santrallerin parasını ödüyoruz, bu arada
bütün riskine katlanıyoruz, hem de çevreye büyük zarar veren bir
üretimi-ürünü, güzel ülkemizi kirletmek pahasına övünerek ihraç
ediyoruz. Sonuçta pazarlanan yalnızca çimento değil; insanlarımızın
sağlığı, çocukla r ımızın geleceği, doğamızın ve kaynaklarımızın
bizatihi kendisidir. Benzer şekilde sürekli sanayileşiyoruz diye
övündüğümüz, ama üzerinde bu yönleriyle hiç düşünmediğimiz, farkına
varmadığımız bir çok tesisimiz var. Otomotiv, tekstil, kimya ve demir
çelik f abrikalarımız da, dünyadaki en kirletici ve enerji yoğun eski
teknolojilerine sahip olma unvanlarıyla üretim yapmaya devam
ediyorlar. Bir iddia da, nükleer teknoloji sayesinde, ülkemizin insan
ve teknolojik kültürünün, altyapısının gelişeceği, kalitesinin
artacağıdır ve ülkenin sanayileşmesinin hızlanacağıdır. Nasıl ki
bilgisayarların mikroişlemcisini hazır alarak, bilgisayar yaptığımızı
ya da F-16 ların elektronik ve mekanik tüm parçalarını ABD den alıp,
Türkiye de monte ederek uçak yaptığımızı iddia ed e mezsek; nükleer
santralı anahtar teslimi alınca da, ülkemize yüksek teknolojiyi sokmuş
olmayacağız. Eğer gerçekten bu ülkede yüksek teknolojiye sahip olmak
istiyorsak; yazılım, telekomünikasyon projeleri, rüzgar, güneş
enerjisi, çevre teknolojileri, bilgi teknolojileriyle uğraşmak daha
akılcı bir tercih olacaktır. Ulaştırma politikası olarak deniz ve
demiryolu yerine, karayolları taşımacılığını benimsediğimiz için,
ithal ettiğimiz enerji kaynaklarımızın yarısını da bu yolla
harcıyoruz. Çünkü, Ülkemizdeki toplam kamyon ve otobüs sayısı, bütün
Avrupa ülkeleri toplamından daha fazla. Ne için, kim için, ne kadar ve
nasıl bir üretim-sanayileşme-enerji politikası izlediğimizin farkında
değiliz. Bu yanlış sanayileşme politikalarını desteklemek ve beslemek
için yapılan tüm enerji planlamalarının, hesaplarının ve
yatırımlarının da, ne kadar yanlış ve yanıltıcı olduğunu ortadadır.
Türkiye, sanayileşme politikalarını ve dolayısıyla sanayileşme
tercihlerine göre belirlenen enerji planlamalarını eski teknolojilere,
fo s il yakıtlara göre değil, daha akılcı, verimli, temiz ve çevreyle
uyumlu teknolojilere göre yeniden düzenlemelidir. Çünkü yeni nin
planlaması, eski ye göre yapılamaz.
11) PEKİ! NEDEN AKKUYU?
İlk nükleer santral kurma niyetlerinin 35 sene öncesine dayandığı
ülkemizde, o günkü dünya konjonktürüne göre nükleer santral
yapılmasına karar verilip, yer seçimi çalışmalarının yapılması
1972-1976 lı yıllara rastlıyor. 1970 li yıllardaki mevcut teknoloji ve
etüt bilgilerine göre yapılmış olan çalışmalarla yeri belirl e nen ve
yer lisans onayı alan Akkuyu Nükleer Santral Projesinin, bugün benzer
bir çalışma yapıldığı taktirde, artık lisans onayı alamayacağı ileri
sürülüyor.
* 1976 yılında Akkuyu ya yer lisansı onayı veren 3 kişiden biri olan
Prof. Dr. Tolga Yarman, 16 Ekim 1999 günü, Ankara da TMMOB tarafından
düzenlenen Nükleer Enerji Kongresi nde yaptığı konuşmada, şu
iddialarda bulunmuştur; Çeyrek yüzyıl önce verilen lisans bugün
geçerli addedilemez; çünkü lisans verme kıstasları değişmiş
sayılmalıdır ve yeniden vazedilmedir. Çeyrek yüzyıl önce verilen
lisans, bir Turizm Etki Değerlendirmesi ni kapsamamıştır; çünkü
santralin o zaman, bugünkü boyutta olmayan, turizme vereceği zarar
diye, bir kavram yoktur. Ben bugün TAEK te olsam, Akkuyu ya lisans
vermem. Lisans verile c ek olsa şerh koyarım. Bunu ilan ediyorum. Aynı
biçimde, inanıyorum ki, Profesör Yalçın Sanalan da aynı yönde bir
tavır alırdı. Lisans başvurusunu TEK adına, Nükleer Santral Dairesi
Başkanı Dr. Ahmet Kütükçüoğlu imzalamıştı. Bilerek söylüyorum ki,
anlattığım sebeplerden dolayı, Dr. Ahmet Kütükçüoğlu, Akkuyu ya dönük
olarak, Kurumu adına böyle bir başvuruda bulunmaz; başvuruda
bulunulacak olsa, başvuru yazısına imzasını koymazdı . Viyana da
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı nda görevli olan Dr. Aybars Gürpınar
ın da yer seçimi ile ilgili ciddi uyarıları var; Ancak bir nükleer
tesis için ( veya herhangi önemli bir yatırım için ) yer seçimindeki
tek kriter güvenlik de değildir. Ekonomik, sosyal ve politik etkenler
yer seçiminde büyük rol oynarlar...Bu aşamada nükleer santrallerin
nüfusa ve çevreye verebilecekleri zararlar diğer enerji seçenekleriyle
karşılaştırmalı olarak, yansız ve saydam bir şekilde
değerlendirilmelidir...Türkiye de kötü seçilmiş yerlere örnek maalesef
çok fazladır. Sanayinin büyük bir bölü m ü Türkiye nin en depremsel
bölgelerinden birisi olan İstanbul-İzmit-Bursa üçgenindedir. Çevreye
zararlı endüstri tesisleri en verimli ovalara kurulabilmektedir.
Tesis-çevre optimizasyonu ya hiç yapılmamakta ya da politik kararları
izleyen ve onları onayl a maya güdümlü birer rapor niteliği
taşımaktadır. Türkiye nükleer enerjiyi geçerli bir seçenek olarak
benimsediği takdirde nükleer güvenliğin uluslararası standartlara
uymasını sağlamak zorundadır (Nükleer Santrallerde Güvenlik, Teknik
İletişim Dergisi, 1996 ).Akkuyu da nükleer santral kurma kararı için,
o gün savunulan gerekçelerin, bugün neden geçersiz olduğunun bir kez
daha altını çizelim;
* Askeri, Ulusal Güvenlik Stratejileri Açısından Uygun Bir Bölge :
1970 li yılların konjonktürüne göre, önce Marmara ve Karadeniz
Bölgelerinde kurulması düşünülen santral, Milli Güvenlik Konseyi nden
gelen itirazlar üzerine, Sovyetler Birliği tehlikesi nedeniyle Güney e
kaydırılmış ve Akkuyu seçilmiştir. Ancak son gelişmeler nedeniyle,
konjonktür artık değişmiş ve te h dit bölgesi , tehlikeli komşular
Akkuyu ya daha yakın durumda şimdi. *Yer, Zemin ve Deprem Etütlerine
Göre En Uygun Bölge : 25 yıl önceki teknolojik olanaklara ve bilgilere
göre etütleri yapılarak onaylanan yer lisansının bugün için geçersiz
olduğu ortadadır. ODTÜ den Prof Dr. Polat Gülhan ile Prof Dr. M. Semih
Yücemen tarafından 17 Ağustos depreminden sonra yayınlanan bir
makalede şu görüşlere yer verilmiştir; Halen yürürlükte olan Deprem
Bölgeleri Haritası (en son harita 18 Nisan 1996 da yürürlüğe girdi,
Akkuyu için temel alınan ise 1972 yılına ait Deprem Bölgeleri Haritası
idi ), Türkiye nin ne ilk haritasıdır, ne de sonuncusu olacaktır.
İleride geliştirilecek teknikler, farklı hesap yöntemleri, ülkemizin
tektoniğini, kabuk yapısını, depremlerin ku v vetli yer hareketi
özelliklerini daha yaygın şebekeler ile ölçme imkanlarının doğması,
dünyada bu konuda geliştirilecek başka yaklaşımlar, yeni fay
sistemlerinin varlığının anlaşılması sonucu bunun da yerini daha
geliştirilmiş bölgelendirme haritalarının a lması, belki de halen ABD
de olduğu gibi kısa ve orta periyottaki spektral ivmelerin
haritalanması gündeme gelecektir. Bilimsel gelişmenin kaçınılmaz
sonucu budur (Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası Değişmeli midir?, Türk
Mühendislik Haberleri, 1999/4). * Olası Bir Kazada Etkilenecek ve
Tahliye Edilecek Nüfus Yoğunluğu Az Bir Bölge: Evet belki 25 yıl
önceki koşullarda, gerçekten yoğunluk azdı. 25 yıl önce, kimse bu
bölgenin bir turizm bölgesi olacağını, hem de yılda ülkemize 10 milyar
dolar turizm girdisi sağlayacağını öngörememişti. Giderek turizmin
Akdeniz de, Antalya ve Mersin kıyıları arasında artmasıyla, özellikle
yazın, nüfus yoğunluğu milyonlarca kişiye ulaşmaktadır. Nükleer bir
kaza veya muhtemel bir deprem sonucundaki potansiyel radyasyon
yayılımı n da; yalnızca Antalya, Mersin değil; Böylesi bir durumda
Türkiye, Ortadoğu Ülkelerinin-Kıbrıs, Yunanistan, İsrail, Suriye,
Lübnan, İran, Irak, Ürdün, Mısır, Libya gibi- büyük risk altında
olduğu işaret ediliyor (Türkiye deki Nükleer Reaktörlerdeki Potansiyel
Bir Kazaya ilişkin Riskin Analizi ve Görselleştirilmesi, John Taylor
ve Stuart Ramsden, Avusturalya Ulusal Üniversitesi. Greenpeace için
1998 yılında Kimyasal Taşınım Modeli ANU-CTM kullanılarak hazırlanmış
rapor). Ayrıca daha önce çok iyi hesaplanmamış olan, nüfus yoğunluğu
konusunun yanı sıra, en ufak gerçek bir kazadan veya dış kaynaklı
olarak çıkartılmış bir kaza söylentisinden , bölgede giderek artan
turizm potansiyeli, narenciyecilik, sebzecilik gibi tarımsal
faaliyetler de büyük zarar görecek t ir. Zaten PKK ya, Apo ya,
depremlere bağlı olan turizm sezonlarımız, bir de Akkuyu Nükleer
Santralı kazalarına, kaza senaryolarına endekslenmemelidir. *Santral,
Mersin, Adana, Konya, Antalya Gibi Sanayi Kentlerine Elektrik
Sağlayacağı için İletim Kayıplarının Az Olacağı Bir Bölge : Bu
bölgelerin ihtiyacı olan elektrik zaten, Güneydoğudaki hidroelektrik
santrallerden sağlanıyor. Buradaki amaç, Marmara, Bursa, İstanbul
civarındaki sanayi bölgelerine, üretilen elektriğin, enterkonnekte
hatlarla taşınmasıdır. Akkuyu dan İstanbul a bu elektrik taşınırken,
önemli bir kısmı hatlarda kaybolacak. Kısaca yük merkezlerine de
oldukça uzak bir bölgedir. * Nükleer Santraların İhtiyacı Olan Soğutma
Suyu İçin Uygun Bir Bölge: Nükleer santrallerin deniz kenarında
kurulmasının nedeni, soğutma suyuna ihtiyaç duymalarıdır. Fakat
Akdeniz in insanları gibi denizi de sıcaktır. Bu nedenle burada
kurulacak santralın termodinamik verimi Nükleer Mühendis Prof. Dr.
Tolga Yarman ın da sıkça dile getirdiği gibi düşük olacaktır. Teknik
açıdan da, enerji verimi düşük olacak bir bölge seçilmiştir.
12) ÇED YÖNETMELİĞİ AKKUYU YA UYGULANMIYOR. UYULMASI GEREKEN
ULUSAL/ULUSLARARASI MEVZUATLAR DİKKATE ALINMIYOR.
1976 yılında yer lisansı alınma aşamasından, bugüne kadar geçen çeyrek
yüzyılda, Akkuyu Nükleer Santralı yapılırsa çevreye, denize, bitki
örtüsüne, havaya, canlılara verilecek zararlar ve etkileri ile,
sosyo-ekonomik sonuçlarının, toplumsal maliyetlerinin, fayda-maliyet
alternatiflerinin neler olacağına dair, henüz çok ciddi ve kapsamlı
bir çalışma yapılmamıştır. 17 Aralık 1996 günkü Resmi Gazete de
Muhtelif Malzeme Satın Alınacaktır ilanıyla ihaleye çıkan TEAŞ
tarafından, bugüne kadar Çevre Bakanlığı na başvuruda bulunulup (her
ne kadar bozacının şahidinin, şıracı olacağını biliyorsak olsak ta),
ÇED süreci resmen başlatılmamıştır. Oysa 07.02.1993 tarih ve 21489
sayılı Resmi Gazete de yayınlanarak yürürlüğe giren yönetmelikte,
Nükleer Santraller; Ek-I listesi 1-b bendinde bulunmaktadır.
Dolayısıyla, bu tür faaliyetler ÇED R aporu hazırlamakla yükümlü
faaliyetler listesinde yer almaktadır. Akkuyu Nükleer Santralı İhalesi
için, TEAŞ tarafından, ihaleden, hatta yer lisansından önce ÇED
başvurusu yapılması gerektiği halde, henüz yapılmamıştır. TEAŞ
ısrarla, ülkemizde ciddiyet i ve bilimselliği taraflı hazırlandığı
için tartışılır olan, resmi ÇED Mevzuatına uymaya bile gerek
duymamıştır. Savunma olarak ta; ihale sonuçlanıp, kazanan firma belli
olunca, ÇED raporunu firma yaptıracak denmektedir. Oysa, bunca sene
Akkuyu da altyapıya 100 milyon dolar harcayıp, bir de ihaleyi
sonuçlandırdıktan sonra (MAI ve Uluslararası tahkime göre, geri dönüşü
olamayacak), ÇED onayının alınması, her koşulda önceden zaten
garantilenmiş, kabul edilmiş demektir. Çevre Bakanlığı nda görevli ve
ÇED konularında uzman olan İrfan Önal ın, Akkuyu konusunda Çevre
Bakanlığı nın görüşünü açıkladığı tebliğine göre; Çevre-Sanayi
ilişkilerinin en üst yönetim biçimi olan Çevresel Etki Değerlendirmesi
, çevreyi doğrudan ya da dolaylı olarak, olumlu ya da olumsuz yönde
etkileyen bir faaliyetin, bu etkilerinin, bu faaliyetle ilgili
yatırımlara başlamadan önce henüz karar verilme aşamasında iken,
irdelenmesi ve bu faaliyetin yaratabileceği olumsuz etkilerinin
önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza i ndirilmesi
için alternatif çözümlerin belirlenmesinde kullanılan bir yöntemdir.
ÇED çalışmalarında en önemli konulardan birisi raporun hazırlanma
zamanıdır. Bu genelde en erken safha olarak tanımlanır. Burada en
erken safha, proje için kesin uygulama ka r arı verilmeden ve
yatırımlara başlamadan önceki safhadır. Burada önemli olan, projenin
çevreye olumsuz etkileri olması durumunda, projenin uygulanmaması ve
yapılacak mali giderlerin ve zaman kaybının önlenmesidir. , Ancak
bugüne kadar Bakanlığımızda söz k onusu faaliyetin gerçekleştirilmesi
ile ilgili olarak faaliyet sahibi tarafından herhangi bir başvuruda
bulunulmamıştır. (Çevresel Etki Değerlendirmesi Açısından Nükleer
Santraller İle İlgili Mevzuat, ME.Ü. Mühendislik Fakültesi Derlemeler
Dizisi 3, Akkuyu Nükleer Santralı Özel Sayısı). Akkuyu Bölgesi için,
maalesef bugüne kadar kapsamlı, gerçekçi, güvenilir, çok ciddi ve
bilimsel bir çalışmanın yapılmadığını biliyoruz. Ancak kısmi
olanaklarıyla yöreyi inceleyip, bağımsız bir rapor hazırlayan Çukurova
Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Güngör Uzun a
göre; Akkuyu santral sahası çevresiyle birlikte Türkiye nin güney
sahilindeki, topoğrafik özelliklerin de elvermesinden kaynaklanan
insan etkisinin fazla zarar veremediği nadir yerlerden biridir. ,
Küçük körfezlerin biyolojik üretkenliğinin sulak alanlardan bile fazla
olduğu gerçeği de göz önüne alındığında Akkuyu Körfezi daha da önem
kazanacaktır. , Bununla birlikte Türkiye de doğal alanların giderek
yok olduğunu da göz önünde bulunara k , Akkuyu da yapılacak fiziksel
gelişmeler için iyi düşünüp, bilimsel veriler ışığında doğru karar
vermek zorundayız. Çünkü bizler aynı zamanda kaybettiklerimizin hiçbir
zaman geri getirilemeyeceğinin bilincindeyiz. Bugüne kadar Akkuyu ile
ilgili çalışmala r da mevcut çevresel özellikleri belirlenme ötesine
gidememiştir. ( Nükleer Santral Kurulması Planlanan Akkuyu nun Doğal
Özellikleri, TMMOB Türkiye Enerji Sempozyumu 1996 ya sunulan tebliğ ).
Ayrıca Akkuyu da yapılmaya çalışılan nükleer santral projesi, Türkiye
nin çevre konusunda doğrudan taraf olduğu, aşağıda listesini
yayınladığımız Ulusal/Uluslararası Anlaşmalara, Protokollere ve
Deklarasyonlara aykırı bazı özellikler taşımaktadır.
*Avrupa ve Akdeniz Bitki Koruma Teşkilatı Hakkında Sözleşme, Paris 195 1 (
Türkiye 10.08.1965 )
*Kuşların Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşme, Paris 1959 ( R.G. 17.12.1966, Sayı 12480 )
*Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme, Paris 1972 (R.G.
14.02.1983 Sayı 17959 )
*Avrupa nın Yaban Hayatı Ve Yaşama Ortamlarını
Koruma Sözleşmesi, Bern 1979 ( R.G. 20.02.1984, Sayı 18318 )
*Uluslararası Öneme Sahip Sulak Alanlar Hakkında Sözleşme, Ramsar 1971
*Akdeniz in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi, Barselona 1976 (
R.G. 12.06.1981, Sayı 17368 )
*Akdeniz i n Kara Kökenli Kaynaklardan
Kirleticilere Karşı Korunması Hakkında Protokol, Atina 1980 ( R.G.
18.03.1987, Sayı 19404 )
*Akdeniz de Özel Olarak Korunan Alanlara
İlişkin Protokol, Cenevre 1982 ( Türkiye 06.11.1986)
*Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi ( 5 Hazi ran 1992, Rio )
*Stockholm, İnsan Çevresi Deklarasyonu, 1972 *AGİK Helsinki Nihai Senedi, 1975
*Akdeniz'in Kirliliğe Karşı Korunması Sözleşmesi, Cenova Deklarasyonu, 1985
*BM/AEK Flora, Fauna ve Yaşam Ortamlarının Korunması Deklarasyonu,1988
*BM/AEK Çevre nin Korunması ve Doğal Kaynakların Rasyonel
Kullanımı için Bölgesel Stratejisi, 1988
*Avrupa Çevre ve Sağlık Şartı, Frankfurt 1989
*Akdeniz Bölgesinde, Avrupa Akdeniz Çevre İşbirliği Lefkoşe Şartı, 1990
*Akdeniz Havzasında Çevre Konusunda
Avrupa-Akdeniz İşbirliğine ait Kahire Deklarasyonu 1992
*Gündem 21,1992
13) SAĞDUYULU İNSANLAR VE AKKUYU LU KÖYLÜLER, 1978 DEN BERİ ATOMA
SANTRALINA HAYIR DİYOR.
Akkuyu Nükleer Santral projesine ilk tepkiler, yörede halkın çok
sevdiği, o zamanki Köy-Kop Genel Başkanı Aslan Eyice önderliğinde,
1978 yılından itibaren giderek artan bir tempoda gelişti. Bu tepkilere
tercüman olan ve köşesinde bu mücadalenin bayraktarlığını üstlenen
değerli yazar merhum Örsan Öymen ve yerel basın sayesinde, bu mücadele
kamuoyuna taşındı. Yine , 1978 yılında başlayan bu mücadeleye, TMMOB
ve Elektrik Mühendisleri Odası yoğun destek verdi. Mersin yöresinin
tüm beldelerinde ve ilçelerinde toplantılar, paneller yapılarak, halk
bu konuda bilgilendirildi. 1990 lara kadar gündeme gelmeyen bu konu,
tekr ar ısıtılıp kamuoyunun önüne konulunca, tepkiler hem yerel, hem
de ulusal/uluslararası boyutta tekrar canlandı. Bu kez tüm dünyada ve
dolayısıyla ülkemizde de gelişen yeşil, çevreci hareketler ve sivil
toplumsal hareketlerle de bütünleşen bu mücadele, çok renkli, geniş
çaplı bir Nükleer Karşıtı Platforma dönüştü. Bu platformun içinde;
KESK, DİSK, HAK-İŞ gibi sendikalardan, Türk Tabibler Birliği, Türk Diş
Hekimleri Birliği, Türk Barolar Birliği, Türk Veteriner Hekimler
Birliği, Mülkiyeliler Birliği,TMMOB gibi saygın meslek örgütlerine,
Atatürkçü Düşünce Derneklerinden, Halk Evlerine, Ziraatçılar
Derneğinden, Mersin Yardımlaşma ve Kültür Derneğine, DHKD, ÇEKÜL den,
Akkuyu nun Büyükeceli Çevre Derneğine, ODTÜ Öğretim Üyeleri
Derneğinden, Fizikçiler Derneğine , çeşitli partilerden, binlerce
sağduyu yurttaşa kadar çok farklı unsurlar bir araya geldi. Bu
platform, nükleer santralara karşı; 1993 yılında kısa bir sürede 170
000 imza toplayarak, o zaman ki TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk a
sundu. Yine aynı yıl ilk Nükleer Karşıtı Kongre Ankara da toplandı.
Nükleer Karşıtı Platform ve Yöre Belediyeleriyle birlikte, 1993
yılından beri düzenli olarak, 5-6 Ağustos tarihlerinde her yıl Akkuyu
da Şenlikler yapılıyor. Bu şenliklere, Ülkemizin dört bir yanından
yüzlerce duyarlı insan, kurum ve kuruluş katılıyor. Daha önceki
yıllarda çeşitli partilere mensup milletvekili Fikri Sağlar, Aydın
Güven Gürkan, Ercan Karakaş, İstemihan Talay, Ali Er şenliklere
katılıp, bu mücadeleyi desteklediklerini kamuoyuna açıklamışlardır.
Özellikle Greenpeace Türkiye Ofisi nin yoğun çabaları ve katkılarıyla,
hem yörede, hem de Türkiye çapında renkli, ses getiren nükleer karşıtı
eylemler gerçekleştirildi. En son 18 Nisan 1999 da yapılan belediye
başkanlığı seçiminde, daha önce nükleer karşıtı gibi görünen, ama
yapılan manipulasyonlar sonucunda birden nükleerci olan (eskiden de
CHP li olup, sonradan ANAP a geçen) eski belediye başkanına karşı,
nükleer santrale karşı çıkan şimdiki Belediye Başkanı; 2 kat fazla oy
alarak seçilm i şti. Fakat, bir takım bilinen ve bilinemeyen vaatlerle
(belediyenin borcunu temizlemek, yeni işçi istihdamlarını Belediye
Başkanının yakınlarından sağlamak gibi), malum uygulamalarla, yeni
başkan ve yöre halkı üzerinde de çeşitli oyunlar, yoğun baskılar y a
pılıyor. Oysa Büyükeceli Belediye Başkanı Hümmet Büyük, 10 Temmuz 1999
günü, halk oylaması öncesinde şu açıklamayı yapmıştır; 35 yıldır yılan
hikayesine dönen bu nükleer santral projesi yüzünden, yöremiz yaşamsal
bazı yatırımlardan, özellikle de turistik tesislerden mahrum
bırakıldı. Kıyılarımız Akdeniz in en güzel ve el değmemiş kıyılarıyla
dolu. Yöre belediyeleri olarak, 2 hafta kadar önce Ankara ya gelerek
TEAŞ a nükleer santrale karşı olduğumuzu bildirdik. Akkuyu körfezini
yabancı nükleer şirketlerin ç ıkarlarına kurban ettirmeyeceğimizi
kendilerine duyurduk . Akkuyu Nükleer Santralı nın yapılması planlanan
Büyükeceli ye komşu olan Yeşilovacık ın Belediye Başkanı Halil İbrahim
Yetkin de, yine 10 Temmuz 1999 günü yaptığı basın açıklamasında,
şunları dile getirmiştir; Göreve geldikten sonra, soyu tükenme tehdidi
altında bulunan Akdeniz Foku nu Belediyemizin simgesi olarak seçtik.
Bu sevimli deniz canlılarının resmi koruma altına alınmış bulunan
yaşam alanlarına, kirletici reaktörler inşa edilmesine izin
vermeyeceğiz. Halkımız buna karşıdır ve bu durumda nükleer santral
planı hayata geçirilemez. ( Greenpeace Basın Açıklaması, 13 Temmuz
1999 ). 11 Temmuz 1999 tarihinde Yeşilovacık ve Büyükeceli de yapılan
halk oylamasında, katılanların %84 ü Akkuyu Nükleer Santrali ne hayır
demiştir. Türkiye de Nükleer Santral yapılmasına karşı çıkan, Ülkemiz
için çok ciddi ve önemli uyarılarda bulunan Türk kökenli; Cem Özdemir,
Ekin Deligöz, Özcan Mutlu, Mahmut Erdem, Gıyasettin Sayan, Mehmet
Kılıçgedik, Fazile Kekik gibi Almanya Federal ve Eyalet
Milletvekilleri ile Avrupa Parlemontosu Milletvekili Ozan Ceyhun un,
14 Ekim 1999 günü imzalayıp Türkiye ye gönderdikleri mektupta, şu
görüşler yer almaktadır; 1970 li yıllarda kurduğu nükleer
santrallerden kurtulmaya çalışan Almanya da federal parlamento, eyalet
parlamentolarında ve belediye meclislerinde görevli olan biz Türkiye
kökenli insanlar, nükleer enerji santrallerinin Almanya da neden
yenilerinin kurulmadığını ve kurulu olanlardan kurtulmaya çalışmasının
nedenlerini s izlerle paylaşmak istiyoruz. Dünyayı enerji
sıkıntısından kurtaracağı sanılan nükleer santraller, Amerika ve
Ukrayna daki kazalar sonrası güvenli teknoloji olma özelliğini
kaybettiler. Çalıştırılmaları için gerekli ek maliyetler, öngörülen
çalışma süreleri dolmadan kapatılmalarını ekonomik açıdan cazip hale
getirdi. Kapatılması planlanan nükleer santrallerin sökülüp, kısa ve
uzun vadeli olarak bertaraf edilmesi işleminin santralın yatırın ve
işletme maliyetlerinin 5-10 misline eriştiği ortaya çıktı. Kullanılmış
nükleer yakıtların uzun vadeli depolanması tesislerinin maliyetlerini
halen tüm dünya ülkeleri nasıl karşılayacağını kara kara
düşünmektedir. Almanya da kapatılması düşünülen mevcut nükleer
santrallerin kaç yılda kapatılabileceği üzerine değerlendi r meler
sürmektedir. Almanya nın ekonomik gücü ve teknik kapasitesi ile bile
bu pislikten ancak 20-25 yılda kurtulabileceği tartışılmaktadır.
Türkiye de enerji sektörü yatırımlarını yönlendiren karar vericilere,
tüm dünyanın kurtulmaya çalıştığı nükleer santralleri Türkiye de
kurmamalarını ve ülkenin geleceğini karartmamalarını öneriyoruz .
=======================================================================
<----- Onceki Sayfa
<--<-- Ana Sayfa
Turkiye'de Nukleer Enerji TartismalarI - Giris SayfasI
|